İnsanın birşeyler yazabilmesi için, biraz biriktirmiş olması gerekiyor ya da yaşanmış olanların bittiğine inanıp sindirmesi ve evrene geri teslim etmesi. Sekizinci yılı bitireceğim, kitap yazıyorum. Bitmeyen kitap koyacağım bu gidişle adını.
Hayat geçiyor biliyorsun...elbette biliyorum. Ne yapabilirim? Uzunca bir süre, üzgündüm. Hem de çok fazla üzgündüm. İnsanın kendi hayatını, göz göre göre, bile bile nasıl olabilecek en berbat hale getirebileceğine bizzat tanık oldum. Üzgünken yazmak aklıma dahi gelmedi. Şimdi ne yapıyorum? Yazıyorum evet fakat bu başka...bu terapi gibi benim için. Üzüntüm elbette geçmedi, sadece daha kolay absorbe edebiliyorum artık. Hayatın şakalarına da alıştım (hani şu hiç beklenmedik anlarda gözüne sokar gibi birden bire var olan hatırlatmalar).
Uzun süre oturduğum, uyuduğum, içtiğim, yediğim koltukla artık bütünleşmiş olduğuma inandım. Koltuktan uzun süre ayrılırsam eğer, kendimi hissetmediğim kadar kötü ve yalnız hissedip, her nerede ve ne yapıyor isem koşarak geri döndüm.
Her istediğimde gidebilecek olduğumu düşündüğüm için sanıyorum hiç birşey benim için vaz geçilmez olmadı.
Bu durumun tam tersine dönebilecek olma ihtimalini düşünmemiştim. Bilmediğimden. Evimin eşyalarını open house(ev sahibinin uygun gördüğü ev eşyalarını, eş dost çağırarak verme işlemi) yaptığım o gün... Anılarım canlanıp tek tek yeniden var oldular. Salonumun tam orta yerindeydim. Müzik çalıyordu. İnsanlar... Bir telaşla, yüksek sesli cümleler kura kura, dünyevi materyallerin kapışması içindeydi. O ufacık sokak kapımdan, teker teker gittiklerini izledim. Elimde, evimde son defa içiyor olduğum sigaram vardı. İnsanlar... Arada beni fark edip nasıl olduğumu sordular. Tırnaklarla kurulmuş bir hayatın "yok" oluşuna tanık oluyordum. Nasıl olunursa öyleydim aslında. İyiydim di...
Duvardaki apliklere gelmiş sıra. Salon daha bir derinliğe gömülünce anladım. Kalan son tea lightları yaktım. Kıyafetlerimin kendime ayırdığım kısmı, müziğim, bir adet koltuğum ve yarısı kalmış sigaramla baş başaydık...salonum... Hiç bu denli hüzünlü ama güzel görünmemişti gözüme. Mumlar aralık balkon kapısından giren rüzgar ve müziğin ritmi ile hareket ediyorlardı. Camlar da çıplaktı. Nasılsa son gece dedim. Görünsün evin içi. Kime zararı olacak kime rahatsızlık verecek artık. Oysa evde bir hayat sürerken perdeleri sadece gündüz açardım...
Uzun süre tüm bu olanlar yüzünden kalbimi suçladım. Ona öyle kızgın ve kırgındım ki... Ne zaman bir kıpırtı yapmaya çalışsa, haince susturdum beynimle. İnsan bazı duyguları gerçek manasıyla yaşayabilmek için geç kalmamalıymış. Sonrasında, yani fazlaca büyürse insan, o duyguların enerjisi ile içinden kopup deliler gibi kendini kanıtlamaya çalışan çocuğu anlayamıyormuş ve pek tabi anlatamadığı gibi, üzerine de yanlış anlatıyormuş. İçimdeki çocuk...adı üzerinde işte. İç. Onun, kendini dışarı salıverme eylemi kolay olabilir mi?
İletişim okumuş bir insan evladı olarak, söz konusu "duygu" olunca bu konuda dünyadaki en başarısız insan olabilecek yetiye sahip olduğumu fark ettim. Fakat yinelemek istiyorum. Bu duyguyu birçoklarınıza göre geç yaşadım ben.
İnsanın "aşk" ile karşılaşması, tanıması ve kabullenmesi çok zorlu bir süreçmiş. Üstelik daha da zor olan kısmı, bu tanışmada tek başına olması. Kendimce yaşadığıma inandığım, maneviyatın ağır bastığı bir dünyam varken, "aşk" ile tam da bu dünyanın merkezinde karşılaşmış olmak. Hani alt üst olmak tabiri vardır, işte tam da böyle birşey.
Her güne bir başka uyanmak ne tuhafmış. Sadece kendim için değil, bir başkası için de uyanmak. Yediğin bir maydanozun sırf o da senin kadar seviyor diye mana kazanması da varmış hayatta. Rakılı sohbetlerin, geceyle buluşacağı anları iple çekebilirmiş insan. Yani bu bir görevmiş gibi yapmadan. Konuşmadan saatlerce sohbet edebilirmiş insan. Bazen bir cümle kurup, bütün içini dökebilirmiş. Sevdiği ne varsa, bir başkasının da aynı şevkle ve istekle seviyor olduğuna tanık olabilirmiş.
"Aşk"
Şizofrenik bir hissiyat da barındırıyor içinde. En azından bana geldiğinde vardı içinde. Çünkü zaman geçtikçe, bu tanık olduğum, hayatı aynılarla karşılama şekli, bana fazla gelmeye başladı. Zihnimde kurgular yaptım. Gerçek değildi bir çoğu bu paylaşımların. Erkeklerin böyle halleri vardı.
Deneyimlemiştim daha önce. Bir kadının kendilerinden etkilendiğini görmek adına yaparlardı bunları. Bu da öyle olmalıydı. Hatta belki de bu en fenasıydı. Kendi kurgusunda, senin dünyanı yaşayan bir adam...
Karşılaştığımızda, o "aşk" tan darbesini çoktan almıştı. Anlayamadım onu. Önemsemedim. Ne kadar sevmiş olabilir di ki...bir insan, "tek" başına, adına "aşk" koyduğu insanı ne kadar uzun bir süre sevebilirdi ki...
Gel gitler yaşadım. Yıllardır bildiğim ben ve "aşk" ın büründüğü ben ile. Bu, "aşk" değildi. Biliyordum canım, ilk defa karşılaşmış olsam da duymuş, dinlemiş, anlamış bir kadındım ben. Biliyordum işte. Ruhsal bir temastı bu ve ben ruhsal orgazmlar yaşayıp yaşayıp nefes nefese kalıyordum. "Aşk" ile dokunmak. Bedensel bir tezahürü de vardı bu "aşk" ın biliyorum. Tutkusu şehveti vardı. Çığlıklar, yeni keşfedilen kelimeler...
Sandım ki, anladım ve kabul ettim. Büyük yanılgı...çok büyük...büsbüyük. "Aşk" önce ruhumu sarmıştı. Kan, ter içinde aşıktım ve sırılsıklam seviyordum. "Aşk" tam karşımda dururdu. En güzel akşamlar olurdu. Gözlerimin içine bakardı. Susardım. Söylememi beklerdi her ne ise. Susardım. Beynim sustururdu kalbimi. Bakardı. Bakardım. Şiirler yazardım içimden. Sonra bir fırt çekerdim rakımdan ve bir nefes de sigaradan. Duman olurdu "aşk" silüeti belirirdi duman arasından sonra kokusu gelirdi burnuma. O an, kurduğu cümleler, unutmamak için çırpınışların en büyüğü olurdu zihnimde. Sonralarda, onsuzken düşünüp, derin manalar çıkarabileceğime inanırdım ben.
Gözleri yeşildi...uzun süre sonra fark ettim bunu. Bu geç fark edişten dolayı önce utandım. Sonra mutlu oldum her hatırladığımda. Kaçınız ruhunuzun diğer bir parçasıyla karşılaşıp ona "aşk" ile bağlandınız...
Şimdi ne zaman kapatsam gözlerimi, gülen gözlerini görürüm. Gözlerinin içiyle gülen insanlardan korkmamak gerekmiş çünkü onlar gözlerinin içiyle gülümseyip, davranışlarıyla severlermiş. "Aşk" gelirken yanına bir sürü saçmalığı da alıp geliyor. Bunların en başında kaybetme korkusu var. Ve insan en çok neyden korkuyorsa önce onu yaşıyor. Kaybetme korkum o kadar baskındı ki, doğru düzgün sevemedim bile.
Bunları yazarken, sanki daha birkaç gün önce yaşanmış gibi hissediyor olmam da "aşk" ın hilelerinden biri işte. İki koca yıl neredeyse... Şimdi onu anlıyorum. İnsanın diğer yarısını bulmuşken, acemiliğinden, "aşk" cahilliğinden ellerinin arasından kayıp gitmesine bakakalmanın, zihinde kalan anılarla uyuyup, uyanmanın, bir fincan kahve içerken gözlerinin dolmasının, olmadık zamanlarda çalan bir şarkının, kalbinin tam ortasına basıp geçmesinin, bir koku duyduğunda burnunun direğinin sızlamasının, hayallerini gerçekleştirirken eksik kalmış olmanın, ve hepsinden beteri, seni bir daha kimsenin onun anladığı kadar iyi anlayamayacak olduğu gerçeğinin kabul aşaması...kabulümdür.
İçip bulanıklaşmak, bir süre anestezi görevi görüyor. Sonrasında, bitmiş olduğu gerçeği geliyor baş ucuna. Her gece "iyi geceler" dileyen de o gerçek oluyor sana. Yazık oldu diyorsun. Uyuyorsun. Her gün daha da ufalan bir umutla.
Biliyorum artık. Yeterince bir süre üzülüp, kahrolup anladım. İnsan yaşayamadıkları için ve bir daha asla yaşayabilecek olma ihtimali olmadığı için, birlikte kurduğu hayatın hayalleriyle bir başına kalmış olmanın üzüntüsü içinde buluyor kendini. Olmuş olanlara değil, artık olmayacak olanlara ağlıyor kalbin.
"Bir daha asla susmayacağım" dedim. "Aşk" ı haykıracağım. Çığlıklar atıp şarkılar söyleyeceğim. Burnunu ağzını öpüp koklayarak uyuyacağım. Her sabah uyandığımda, uyanmasın diye sessizce seyretmek yerine, onu da uyandırıp dakikalarca göz göze sohbet edeceğim. Zamanlı zamansız sarılacağım. Yerli yersiz öpeceğim, sonra öpeceğim ve sonra yine...öpeceğim doymadan...sıkılacak ise dudaklarımın neminden, ellerimin tuzundan sıkılacak. Yazdığım şiirleri her gün evin bir köşesine saklayacağım. Bulup okudukça gözleri gülümseyecek. O na her gün, ne çok sevdiğimi defalarca söyleyeceğim. Her gün yeni tanışmışız gibi dinleyeceğim anlattıklarını. Sevişmeden uyumayacağım. O nunla uyuyacağım. Onsuz uyumayacağım. Sarılıp sarılıp göğsünde uyanacağım. Evin odalarına saklanacağım. Özlesin arasın bulsun diye. Uzaklara gitmek mi... Kirpiklerinin ucundan ayrılmayacağım.
Kendime bu sözleri verirken aslında bildiğim bir gerçek var ki, bütün bunların hiçbiri hiçbir zaman olmayacak. "Aşk" ile bir defa karşılaşır insan. İkincisi üçüncüsü "aşk" değildir. Yüreğin bunu defalarca deneyimleyecek yetisi yoktur. "Aşk" tek kişiliktir, ta ki hisettiklerini anlatıp ifade edene dek.
Ne acımasız bir zihnim varmış ki, kalbimin acı çekmesine aldırmadan, susturup, bütün güzel kelimelerimi alıp saklamış yüreğimden.
Şimdi, şarkılar var. Kokular. Denizler. Ağaçlar. Küçük çocuklar var. O na benzeyenler var.
Hayat kısa, kuşlar uçuyor.
Yaşanmışlıklar yeterince olduğunda bir mertebeye erişiyor insan. Belki bu bir seçim belki de olması gereken. "Aşk" yerini "hiç"lik mertebesine bırakıyor. Ve şimdi bu cümleyi bütün ruhumla kurabiliyorum.
"Hiç" olmaktır "aşk" yokluğu ile var olmak, kendinden gitmek, his ile yol sürüp, herşey olup, bitip "hiç" olmaktır.
Hayat, "günü gelince" diyerek biriktirip yaşanabilecek bir döngüde değil. An' ı yaşayın. Hiç birşeyin geri dönüşü yok. An' ın tekrarı yok. Biriktirmeyin. Karşı koymayın. Akışına bırakın. Hayatla "bir" olup akın.
Ps: insan kaybetmek istemediği simgeleri bedenine kazıyor. Bir "hiç" dövmesi çizeceğim ve her gördüğümde bana ne olduğumu o hatırlatacak.
Namaste
1/11/15/ntly