20 Aralık 2014

Different pulses...

My life is like a wound, i scratch so i can bleed
Regurgitate my words, i write so i can feed
And Death grows like a tree, that's planted in my chest
İts roots are my feet, i walk so it wont rest
Baby am lost...
I try to push the colors through a prism back to while
To sync our different pulses in to a blinding light
And if love is not the key. If love is not the key
I hope that i can find a place where it could be
I know that in your heart there is an answer to question
That i am not as yet aware that i have asked
And if that tree had not drunk my tears
I would have bled and cried for all the years 
That i alone ahave let them pass
Baby i am yours

Asaf Avidan 

10 Aralık 2014

Shukrân...

Bazen hayat üstüne gelir ya insanın, hani böyle damarına damarına basar, neresinden tutmaya çalışsan ipin ucu kopar. Bu gün bu hissiyatı tam boğazımın ortasında hisettim koskocaman bir düğüm olup gelip çökmüştü. Ben dedim ne zaman bu denli ağlak bir insan oldum...neden böyle oldum. Ağlamak yasak bana. Şaka değil bu...evet gerçekten de değil değil mi?...

Geçtiğimiz hafta gözümün altındaki derinin sertleşerek inanılmaz kuruduğunu ve dışarıdaki soğuğa maruz kalınca da soğuktan çatlayarak kanadığını fark ettim. Ne fena bir görüntüydü bu...ben de insanlar neden yüzüme bakıyor diyordum içimden...dr gittim. Şu an adını telaffuz etmekte çok zorlanacağım bir semptom yaşadığımı söyledi. Ben dr un açıklamasıyla anladığımı yazacağım. Göz yaşlarım sebep olmuş buna...şaşırdım ki hem nasıl. Neden bu kadar ağlıyorsunuz, bir psikoloğa sevk etmemi ister misiniz dedi sağ olsun. Yok canım dedim neden ki psikolog???... Sonra içimden yine içime sordum, acaba gitsen mi? bak ağlamaktan gözünün altını yara yapmışın...

Vay be....bu denli fazla sulugöz olduğumu bilmiyordum. Ama bir dakika, etkenleri de varmış. Ağlayınca sert bir peçete veya hijyen olmayan elle gözlerin altını ovuşturarak silmek...
Bir sürü ilaç yazdı, oral sürülel vs...hiç sevmem ilaç kullanmayı, hatta sırf bu yüzden alternatif tıp'a sarıp öğrenmiştim. Aslında uğraşsam ben buna da kesin çare bulurum. Düşünmemek, kafaya takmamak günde tek doz başlanabilir mesela...

Ama bu gün o günlerden değil işte...hani o yutkunduğumda boğazımda takılan düğüm var ya...
Otobüs durağında takribi 3 dk ile kaçırdığım otobüsün 20 dk lık bekleme periyodundayken içime katıla katıla derin nefes almaya çalıştığımı fark ettim ve ardından da yasak olan geldi...sanki bir yerimde gizli bir düğme vardı ve onu açıp kapatmak benim elimde değildi. Ve evet yine açılmıştı. Fakat bu defa çok da haksız sayılmazdı. Tüm gün 14 mug kahve 1,5 paket sigara tüketip, 5 ayrı toplantı yapıp, yemek yemeye vakit bulamayıp gecenin 22;00 sinde işten çıkmış ve zaten hali hazırda histermiş biri olarak, daha fazla yasağın karşısında direnç gösteremedim. Otobüs durağındaydım yahu! Ne ağlaması şimdi!!! Sırası mı bunun...neyse ki hava karanlık, etraftaki insanların tamamı kendi dünyasında. Ağladığımı fark edecek kimsecikler de yok. Hıçkırmıyorum da. Öyle usul usul sessizce dökülüyorlar gözlerimden. Sadece gözümün altındaki yara acıyor, göz yaşı tuzlu olduğu için sanırım, hepsi o.

İşte tam bu sırada gözümün ucu bir şeye takıldı. Kafamın sol tarafında aşağılara doğru bir yerlerde kıpırdayan birşey vardı. Döndüm ve baktım. Diz kapaklarından itibaren bacakları olmayan bir dedecik...ellerine taktığı ayakkabımsı şeylerle yerde kolları yardımıyla yürüyen bir dedecik...
Bana birşeyler söylüyordu ve onu net duyamıyordum aramızdaki mesafeden. Oturduğum yerden kalktım ve yere onun önüne doğru çömeldim. Otobüse binmeme yardım eder misin diye soruyordu...ah dedem ah benim canım etmez miyim hiç?!...tam ayağa kalkıcam kollarından mı tutarım nasıl yaparım onu kurguluyorum kafamda. Tek eliyle koluma yapıştı aşağıya doğru çekti beni "eğer dedi ağlayacaksan, mutluluktan olsun gözyaşların, bilir misin ne kıymetli her bir damlası..." Ağzımı tam açacakken devam etti "şükret benim güzel kızım, bana bak ve şükret" donakalmıştım ve beni üzen ne varsa kopup gitmişti zihnimden. Yaratan gücün beni artık sevmediğini, unuttuğunu düşündüğüm tam da bu günde, karşıma dedeyi çıkarması...unutulmadığımı bilmek, bunu hissetmek...

Ve fark ettim ki, bizler her daim iyi şeyler olduğunda teşekkür ediyoruz yaradana...oysa, bu gün hatırladım ki, kötü şeyler yaşamadığımız için de sükretmeliyiz...

Ve bir de ufak bir hediyesi oldu yaratanın...bunu burada telaffuz edemeyeceğim fakat şu an ağlamıyorum, içimde garip bir huzur var.
Şükürler olsun.

08.12.14/şşl/252/ontheway

4 Aralık 2014

Papatya

Kocaman bir papatya açacak tamm başımın ortasında kafamın tamm da tepesinde. 
...Öyle körpe ve yeşil bir sapı olacak ve parlak yaprakları beyaz. Sarı tohumların kokusunu  duyan bal arıları daha yakınına temas etmek heyecanıyla etrafında dinamik uçuşlar yapacaklar.

Ve ben...kendimden var olan bu papatyanın, can buluşuna ev sahipliği etmenin hissiyatını deneyimleyeceğim.
Sapı boy alırken, tohumları patlayıp filiz verirken ve en son bir papatya olup açarken...armonisi olacağım, kendi şarkısını bestelerken.

-Sırf sevmek güzeldir diye mi sevmek gerekir
+Ruhun  acı sürecindeyken hisettiğin senin midir
-Gölgenden mi gelirsin yoksa gölgen mi senden
+Sırf papatyasın diye her arının bal yapması mı gerekir...

Çiçek olmayı bilenlere...

İmza:papatya
Stnbl/23:57/nşntş





25 Kasım 2014

Hayatın Anlamı

"Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi.. Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis. Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus.. Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis.. 

Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ... Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona -Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler. Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. 

Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu somus.. Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis ... Adam kabul etmis. Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin. 

Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe nasildi? Adam saskin.. Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki... 

Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demis Bilge... Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ... Geri geldiginde bilge, adama bahçe nasildi diye sormus ... Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis.. 

Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis :"Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin..Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... " 


"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"

Stnbl/anonim



23 Kasım 2014

Deri-Ben (metafor & metonimi)

Her araştırma kişisel bir bağlamda yer alır ve toplumsal bir bağlama yerleşir; şimdi bunu açıklığa kavuşturmak uygun olur. İdeologlar XVIII. Y.Y sonunda Fransa'ya ve Avrupa'ya sınırsız ilerleme düşüncesi getirdiler:Aklın, bilimin, uygarlığın sınırsız ilerlemesi.

Bu düşünce uzun zaman boyunca gücünü korudu. Sonunda yelkenleri suya indirmek gerekti. Batı ülkelerinin ve belki de tüm insanlığın sona ermekte olan bu XX. yüzyıldaki durumunu özetlemem gerekirse, nüfus artışına, silahlanma yarışına, nükleer patlamalara, tarihin ivmesine, ekonomik büyümeye, doymak bilmez bir tüketime, zengin ülkelerle üçüncü dünya arasındaki mesafenin artışına, ekonomik işletmelerin yanı sıra bilimsel projelerin devasallığına, özel alanın kitle iletişim araçları tarafından işgal edilmesine, aşırı çalışma ve doping pahasına aralıksız rekorkırma zorunluluğuna, trafik sıkışıklığı, sinir gerginliği,kalp ve damar hastalıkları, yaşamdan zevk almama pahasına hep daha hızlı, daha uzağa,daha pahalıya gitme hırsına sınır koyma gereğini vurgulamak isterim.

İnsanların yanı sıra doğaya'da uygulanan şiddete, havanın, toprağın, suların kirlenmesine, enerji savurganlığına, mekanik, mimari, biyolojik canavarlar söz konusu olsa bile, teknik olarak üretilmesi mümkün olan her şeyi üretme gereksinime, ahlak yasalarının, toplumsal kuralların ihlaline, bireysel arzuların mutlak bir biçimde öne çıkarılmasına, teknik ilerlemelerin, bedenin bütünlüğü, düşünce özgürlüğü, insanların doğal yeniden üretimi, türün hayatta kalması karşısında oluşturduğu tehdide sınırlar getirmek.

Freud'un ve ilk iki kuşaktan takipçilerinin zamanında, psikanalistler kişilik nevrozlarıyla, histerik, takıntılı, fobik ya da karma nevrozlarla uğraşıyorlardı.
Bu gün, psikanaliz hastalarının yarısından çoğunu sınır durumlar ve/veya da narsistlik kişilikler(eğer *Kohut'la birlikte bu iki kategori arasındaki ayrımı benimsiyorsak) oluşturmaktadır.

Deri-Ben her şeyden önce bir metafordur ve yaratıcı gücünü bundan alır; aynı zamanda metonimidir ve kavramsal teminatını ve keskinliğini bunda bulur; eksiltili olarak şekillendirilişi onu tekbencillikten çıkarır ve ötekiyle ilişkiye girer.

*kendiliğin çözümlenmesi" ve kendiliğin yeniden yapılanması.

"İç" e dönüşsellik zamanına varma inanışı.M.Y.

Didier Anzieu
Deri-Ben

17 Kasım 2014

Yaşlandıkça gençleşebilmek...

Sabah traş olurken aynada gene yaşlı bir yüz gördüm. İç sesim bir kez daha "aynalar olmasa hiç yaşlanmayacaktın" dedi bana...diye girizgah yapmış Hıncal Uluç geçtiğimiz pazar günü yayınlanan köşe yazısında ve bir okurundan gelen W.E Gladstone & S. Ullman' ın satırlarını paylaşmış. Çok hoşuma gitti ve kaybetmemek istediğimden burada paylaşmak istedim. 
Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir. 
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan kendine olan güveni kadar genç,
Kuşkusu kadar yaşlı,
Cesareti kadar genç,
Korkuları kadar yaşlı,
Umudu kadar genç,
Bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.
İnsanları yaşlandıran ideallerinin, umutlarının bitmesidir.
Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar.
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır.

Ne kadar doğru tespitler bunlar. Okuduğu zaman insan kesinlikle hak veriyor fakat ne denli hayata uyarlıyoruz bu tartışılır...
Dileğim herkesin hayatında heyecanı, mutluluğu ve huzuru paylaşabileceği insanların olması ve birbirlerini kaybetmemeleri.
Hayatı layıkıyla yaşayabilmek adına...
Sevgiyle.
17.11.2014.stnbl

17 Ekim 2014

Yol her zaman yanlıştı, hayata geri dönüş yok. O yüzden arabaya bin vesür.

Sessizliğin de muhteşemliği vardır ve sen bilirsin bunu.
İnsanları birbirlerine hatırlatan enstantaneler vardır. İşte tam da o enstantaneleri kendimiz yaratırız aslında. İstemediğimizden bütünüyle unutmayı ve çıkarmayı hayatımızdan.

Bazen bir yumuşatıcının kokusunu duyduğunda dolar gözleri insanın, toparlar kendini ve gülümser.
bütün hayatımı ben var ediyorsam, yanlışları neden ekliyorum dercesine...
"Umut" tur gülümsemesine neden olan. Susar.

Yol hep yanlıştı, hayata geri dönüş yok. Bu yüzden arabaya bin ve sür. Demiş bir düşünür ;)

Sevmek kolay olan.
Sevmek istedikten sonra insan...
Sevecek çok şey var.
Paylaşmak aslolan.

"Aşk" arabçada "âşekâ"dan gelir."
"Âşeka"her hangi bir ağacı saran,
Besinini bu sardığı ağaçtan alan ve
Zamanla da o ağacı kurutup öldüren sarmaşığa verilen isimdir.


Gördüğümde hatırlayacağım ne kadar şey varsa hepsini aldım.
Hafızamdan silinmesini asla istemiyorum.
Hiçbir karesinin gözlerimle çektiğim zihnime kaydolmuş o fotoğrafların.

Herkes aynı şarkının melodisi olamazmış.
Aynı şarkıyı beraber mırıldamak da değilmiş sihirli olan
Ya da aynı hayalleri sıralı cümlelerle kurmak.
Çünkü eğer bunlardan biri olsaydı, sadece biri olsaydı,
Bu kusursuz hissiyatı tek bir ruha bahşetmezdi.
Ve tabi sen,
ne kıymetli bir hediye olduğunu fark etmekten korkmasaydın...

Biz âşekâ yı neria ya çoktan sarmıştık.
Sen "o"ndan dönmedin,
Ben ise sana çoktan varmıştım.

Şimdi farz ediyorum ki sana aşık olmak en çok bana yakıştı.
Ama sen de farz et ki ben aslında "yok"um.


Yanında insanlar varken de yalnız kalır insan.
Yalnız ve sahteyiz işte hepsi bu ama sakın unutma,
özgür olmak yalnızlıktır.

21/may/14/04:08/stnbl

ah bu şarkılar yok mu...

Düşünecek çok zamanım oluyor...aslında düşünmek için kendim zaman ayırıyorum dersem daha doğru söylemiş olurum. Biliyorum geçmişle yaşanmaz fakat geçmişini bilmeyen de geleceği yaşayamaz.

Geçmişi düşünürken güzel zamanlarıyla hatırlıyorum. Bu bana hala bir gülümseme veriyor. Hala mutlu oluyorum.
Hatta canım acımıyor artık eskisi gibi. Bir tek şey dışında canım acımıyor artık...şarkılar...
hani bazı şarkılar vardır, birlikte dinlemekten zevk aldığın şarkılar onunla...bambaşka manalar kazanmış olan şarkılar...kötü biri olarak hatırlanmak ne acı...oysa ki ben böyle olsun istememiştim hiç.

Hiç demişken, ''hiç''liği anlatan bir şarkı keşfetmiştim. Nu diye bir abinin Mevlana'nın bir şiirinden esinlenip yaptığı o Fars'ça şarkı...''sen ve ben'' (man o to) derken aslında ''hiç''likten ne denli de güzel bahsetmişti.

İlk dinlediğimde sözlerini bulmak istedim, zar zor Fars'çasına ulaştım ve oradan da İngilizce'sine, hemen çevirdim elimden geldiğince. Eminim Fars'çadaki o duygu yoğunluğunu verememişimdir, İngilizce'den çevirdiğim için.

Fakat daha önce sözlerini ''hiç'' anlamadan dinlediğim bu şarkının aslında ''biz'' e nasıl dokunduğuna tanık oluınca gözlerim doldu.
Benim için çok özel, çok kıymetli birine dinletmeliydim. Belki o da benim gibi hissedecekti. Belki o da ''biz'' için dinleyecekti. 

Dinlettim...
sözlerini okudu hemen, çevirimden. Sonrasında sosyal ağlardan birinde paylaştığını gördüm...kendi yorumlarıyla ve yine o çok sevdiği kadına göndermeler yaparak.

Daha önceleri de bunun gibi şeylere tanık olmuştum fakat içim bu denli burulmamıştı. Bu özeldi yahu...bu ''biz'' im içindi. Neden anlamıyordu ki bu adam bunu bir türlü...
Ben mi beceremiyordum acaba ifade etmeyi kendimi...ah... ne çok gel gitler yaşıyordum içimde. Bir bilebilseydi...belki de herşey çok daha anlaşılır ve güzel olurdu.
Eskiler hep şöyle derlerdi, çocukluğumdan anımsıyorum ''çabuk başlayan herşey çabuk biter''...sahi öyleydi. Ne acı ki öyleydi evet.

Çok uzun değil ama kısa değil, bir zaman önce ne yakınken şimdi yabancı dahi olamamak.
Bunu kabul ettiğim gün acının tüm iliklerime kadar dokunduğunu hissettim.

Ah be...şu şarkılar...
unutmak gerekli değil ki. Güzel anılarla hatırlamak ve insanın yüzüne bir gülümseme yerleşmesi kötü bir şey değil ki...
Ve aslında fark ettim ki, biz virgüllerle değil hep üç noktalarla yaşamışız zamanımızı.
Kötü şarkılar dinlemedik ki...kötü insanlar değiliz ki...
Beni unutma olur mu?
en azından birlikte dinlediğimiz birkaç şarkıda da beni anımsa ve yüzüne bir gülümseme otursun.
Sevgiyi ifade etmekte zorlandığım doğrudur fakat öğrendim ki gerçekten sevdiği zaman insan, hiç olmadığı birine dönüşüp, hiç davranmadığı şekillerde davranabiliyor.


Zaman...dilerim ki seni bana unutturmasın ve dilerim ki bir gün yeniden bir yerlerde karşılaşalım. Sana beni tanıman için bir fırsat daha sunsun. Bu defa daha bonkör olsun. Üç noktalarla dolu cümleler yerine hiç sonu gelmeyecek virgüllerle dolu cümleler kuralım bu defa.

ve bu olana dek, lütfen beni kötü anımsama.
olur mu...




5 Ekim 2014

Naci el alamo


Hiç mi anımsamazsın, 45 dk da ışınlanıp, yağmurda terasta yediğimiz balığı yudumladığımız rakıyı peki ya kahkahalarımızı...peki ya hiç mi aklına gelmem, birlikte yapmaktan çok zevk aldığımız şeyleri tek başına veya herhangi bir başkasıyla yaptığında. Müzikle de mi değemem ruhuna...ne söylerdik ne dinlerdik ne güzeldik...ne güzeldik.

Beni dansa kaldırmıştın :) dans etmek romantik birşeydi, yani ne bileyim, ben eğer dans etseydim seninle belki duygularımı anlayacaktın, sana doğru aktığımı hissedecektin...ya sonra? Sonra ben ne olacaktım...bana ne olacaktı. Dedim ki bu şarkıda böyle dans edilmezki...ayrı ayrı slow motion dans edilir...uzaklaştım senden ve oturdum...korkum daha ağır gelmişti ve tabiki de kazanandı.

Çok uzun zamandır yazmak istiyorum ama kelimeleri biraraya getiremiyorum.

Bu gece sanırım bulunduğum ortam ve yağmur yardımcı oldu bana.

9. Kattayım karşımda adalar var ve artık görünmüyorlar. Şimşekler çakıyor...sesleri sonra gelenlerden.

Ne çok istedim aslında şu karın yağmasını, anlatacaktım sana bendeki "sen" i.

Karar vermiştim iş karın yağmasına kalmıştı. Yağmadı...yağamadı...olmadı.

Sanki istenmiyordu sana anlatmamı içimde olanları. Sustum bende. Geçirdiğim her dakikanın keyfini sömürerek, her salisesini zihnime kazıyarak. Dudaklarının kenarlarına düşen her gülümsemeyi, çektiğin her derin nefesi, gözlerime her derin bakışını ve hepsinden çok kokunu...

Rakılı masalar en çok bize yakışırdı bence. Evet kesinlikle bize yakışırdı. Neden mi? Biz severdik rakıyı, hakkıyla severdik. İçmezdik biz, yudumlardık, yuvarlardık. Avaz avaz da söylerdik, fısıl fısıl da...ama söylerdik, söverdik, ağlardık...severdik...

O zamanlar anlamazdım ki, her yudumla seni içermişim. Nerden bilecekmişim ki işlermişin yavaş yavaş ruhuma.

Aklımdan elime geldiği gibi yazıyorum. Seni öyle biriktirmişim ki şimdi kelimeleri toparlayıp yazabilmek güç geliyor.

Sanki blog tarihihindeki en uzun yazıyı yazacakmışım gibi hissediyorum.

Olmaz diyorum bazen, olmaz ki beni sevmemiş olamazsın ki...bir insan başkasına beslediği sevgi için yapamadıklarını onu seven başka bir ruh için kullanmazki. İnsan olan böyle yapmazki...

Sonra diyorum ki, o sevgi başka...sana duyduğu başka...

Yaptıklarımı severdin...gülmemi severdin, benimle birlikte gülerdin. Yemek yiyişimi severdin, daha önce kimsenin dikkat etmediklerini görürdün ve beni onlarla severdin. Anlattıklarımı severin, anlattıklarını severdim. Anlattıklarını bilsem dahi, sen anlattığın için sesin ruhumu beslediği için zevkle, sevgiyle dinlerdim seni.

Tam karşımda bir teras var şu an, yağmurun arkasından görebildiğim kadarıyla, bir kadın ve bir erkek var. Ayakta duruyorlar, ellerinde şarap var sanıyorum. Kadın kahkaha atıyor ve erkekde öyle. Kimbilir sevgililer mi? Arkadaşlar mı? Dost kanka fcuk body... Kim onlar acaba...kendimin ne olduğunu anlayamamışken karşıdaki evin terasındaki bir kadını ve adamı sorgulamak...ne kadar yalnızlık kokan bir vaziyet.

Artık terasları sevmiyorum, seninle paylaşmadığım için düz, kurak bir tarladan başka bir hissiyat vermiyor.

Dinlediğin, dinlettiğin şarkılardan kendime pay çıkarmalara devam ediyorum. Bu beni biraz da olsa yaşama bağlıyor. Hani acabalar vardır ya, belkiler, onlardan gibi işte.

Yazdığın yazılardan da...ve aslında hep aynı yere varıyorum. Kabulleniş...bana değil dinlediğin hiç bir şarkı, bana değil yazdığın bir kelime. Bana dair içinde kalan ufacık bir his var ise biliyorum o da pişmanlık ve öfke. Zaman kaybı olarak görüyorsun. Sana olan hislerim, kendimi ifade etmeme engel oldu. Çünkü ilk defa kontrol etmesi çok güç bir hissiyat oluştu içimde. Evet yaşadım bunu ve bile bile sonumu hazırladım kendi ellerimle. Mine kimseyi sevemezdi. Hayatında kimseyi takmadıki takmazdı çünkü. Çok kolay sıkılırdı çok çabuk vaz geçebilirdi, bir anda silebilirdi insanları, önemsemezdiki. İnsan ruhunu okurdu yıllarca ama, içlerini gördüğünden, içlerini bildiğinden, güvenmezdi, sevemezdi kimseyi.

İçimi gördüğünü hissettiğim o gece...yine gelmişti o güçlü hissiyat korku...

Sen nasıl benim kelimelerimi alıp bana cümleler kurabiliyordun...kendini anlatırken aslında nasıl da beni okuyordun.

Bana o eşsiz derinlikten gözlerinin içiyle gülen güzel adam...

"Eğer bir gün, seni kıracak birşey yaparsam, lütfen unutma ki bilerek isteyerek olmamıştır. Bilinçlice seni üzecek birşey asla yapmam" bunu sana yazmıştım, istemiştim ki yazılı kalsın. Anlamıştın neden böyle dediğimi. Bilmezdin neden 21 gün dediğimi...o odada uyuyamama sebep neydi...neler görmüştüm o bir kaç saatte...nelerdi onlar ki, ruhum dayanamamıştı.

O ilk kabullenişimdi. Ben de bilmezmişim.

Sen de sevdin beni değil mi...yoksa tüm bunları tek başıma hissetmiş olamam değil mi...bu can'ı bahşeden, bu muhteşem hissiyatı sadece benim duymam için vermiş olamaz değil mi...

Zaman...ilerledikçe ruhumun kurumaya başladığını hissediyordum. Anlatmak istiyordum herşeyi çünkü geç kalmaktan korkuyordum çok...

Anlatırsam seni kaybedecektim, anlatmazsam zamanı gelene kadar yaşayabilecektim seni...

Düşünürdüm ki, etrafımızdaki insanlarda bizi yakıştırırdı birbirimize. Bizi birlikte severlerdi. Biz olduğumzda akan sular duruyordu önümüzde. Biz güzel oluyorduk birlikteyken. Çok hemde...

Bir gece evlenme teklifi ettin :) şakacıktandı. Serhat'ı tutuyordun. Ne garip bir şekilde sevinmişti. Ben sana evlenin demiyormuyum oğlum! Demişti ve ilk defa o gece aynı yatakta yattık seninle ve o gece diğer gecelerde de sarılıp uyuma rituelini başlatmış oldu.

Put gibiydim, kalbim ağzımdan çıkacaktı, içimden hem allahım ne olur sarılsın bana diye dua ediyordum hem de allahım ne olur sarılmasın, kalbimin ne hızlı attığını anlamasın...

Sarıldın...hem de ne güzel bir sarılmaydı bu...gözlerimden damlalar süzülmüştü. Kalbimi unuttum. Ruhuma değiyordun çünkü. Artık sadece fiziksel bir temas bir eylem değildi.

Ruhuma sarılmıştın.Ve ben sana ait oluyor olmanın mutluluğunu hissederek uyudum...

Biten evliliğimin ardından ilk defa biriyle aynı yatakta uyuyabilmiştim. Ve uyandığımda görmekten mutlu olduğum o iki göz :) ah ya...bir insan nasıl bu denli güzel bakabilir sabah uyandığında bile...bakışını sevdiğim, bakınca görmeyi bilen güzel adam...

Minik kıskançlıklar yapardın, belki kıskanmazdın bilemediğim başka birşeyden dolayı yapardın...bilemedim ve hiç bir zaman da bilemeyeceğim. Ama ben sevinirdim, sahiplenilmek iyi geliyordu her geçen gün.

Dekolteni kapat biraz

Pantalonunu yukarı çek

Önlüğümü tutup çekiştirmiştin :)

"Senin görevin mutfakta bu gün ne yemek yapsam" diye düşünmek, benim görevimde parasal mevzularla ilgilenmek. Demiştin.

Kendi kendime diyordum ki, çünkü artık eş gibiyiz, birbirimizi bulduk ve tamamladık. Sonra müşterilerin bazıları ve bazı arkadaşlarım dediler...kendini patron olarak seni de aşçı, normal bir personel olarak görüyor...

Aklım gidip gelmelere başladı. Sana karşı duygusal bir his olmasa içimde, yani önceden olduğu gibi en iyi anlaştığım insan olarak kalmış olsan olsun varsın patron o zaten derdim. Dedim de.

Ama ağzım bunları söylerken duygularım kırılmaya başladı, neden dedim sadece bir aşçı personel gibi görüyor...peki böyle görüyorsa neden geceleri bana sarılıp uyuyor...öpmüyor...sevmiyor çünkü. Sarılıyor çünkü birine sarılmaya ihtiyacı var hepsi bu.

Her gün kırılmaya başladım sana...her içtiğim yudumunda rakının, sana kırılmaya başladım.

Kaybetme süresini uzatabilmek için sustum...söyleyemedim hiçbir şeyi.

Ve herşeyi anlatmaya karar verdiğimde yine eksik kaldım...anlatamadım.

Ve öyle yanlış bir zamanda anlatmıştım ki...artık senin için hiçbirşey ifade etmiyordu.

Zaten ikilemdeydin...acabaların vardı, sen de emin değildin.

Benim tavrım tuz biber oldu.

Aman dedin ben nasıl bir şeyden dönmüşüm...

Doğru, bir kadın kendini en güçsüz hissettiği anda hata yapar.

Bir sözün daha vardı, yine kelimelerinle benim hislerime elçi oluyordun. Bilmiyordun ki, kullandığın bütün kelimelerin beni sana anlatıyordu. Diyordun ki, seninle yatıp seninle kalkmaktan çok sıkıldım yeter artık defol git başımdan...bunu beni düşünerek değil o' nu düşünerek yazdığını biliyordum, fakat ben de, her gece seni düşünerek uykuya dalıp, her sabah uyandığımda ilk senin gözlerini gördüğümü hayal ediyordum...ve her geçen gün seni daha iyi anlıyordum.

Kendi kendime hep şunu söyledim, ben seni kaybetmek için her ne yaptıysam, sen de o'nu kaybetmek için aynı enerji derecesini kullanmış olmalıydın. Çünkü sana duyduğum aşk her geçen gün azalmasını beklerken daha da büyüyor ve yerini vaz geçmesi mümkün olmayacakmış gibi hissettiren sevgiye bırakıyordu. Bu muazzam duyguyu hissettirdiğin için...teşekkürler.

20 Mayıs 2014

Game of love

3 günden beri, bütün konuştuklarımız, güldüklerimiz gözlerimin ve kulaklarımın dibinde...neler yaptığını bilememek inanılmaz üzücü. Aslında belki de en iyisi bilememek... Özlemek... Aylardır her günü birlikte geçirmek...iyisiyle kötüsüyle...çok istedim görmeyi ve karşıma çıktın...üstelik çok alakasız bir yerde. İnanamadım gözlerime, inanamadığım için bakamadım hatta. Ama o sendin. 
Böyle bitmesi gerekiyormuydu...kopmamız...
Biliyorum sana da aynısı olacak, yeni tanıdığın herkesde beni arayacaksın. Yakaladığın kelimeleri anlamadıklarında, yaptığın esprileri yakalayamadıklarında ve sadece bir bakışınla bir çok şey anlatmaya çalışırken...
Tüm bu olanlar beni gitmeye zorlasa da bu defa gitmicem.
Dedin ki, her defasında kaçıp gitmişin!
Bu kez buradayım.
Gitmiyorum.
Fakat sen yoksun...
Ben zaten var mıyım yok muyum... 
Bilmiyorum.
Beni sevdiğini biliyorum.
Bilmediğim benden neden kaçtığın...
Böyle böyle büyüyoruz...
Aynı gökyüzüne başkalarıyla bakarak...
Zaman geçiyor...
Bittik mi...
Ne yazık bize.



Yazdıklarımı okumadığını bilsem de yazmaya devam edeceğim, zaman geçtikçe kendi hislerimin aldığı şekli görebilmek için. Seni bu kadar gerçek mi sevdim yoksa kendi içimde yarattığım bir rüyamıydı.
Zamanla öğreneceğim bunu.

Daft punk- game of love.   Daha önce de dinledim evet fakat etkisini yeni hisettirdi...
İyi ol lütfen...

12 Mayıs 2014

İn my dreams i am dying all the time...

Bazen kelimelerin, hislerinizi ifade etmekte eksik kaldığını düşünür müsünüz...bu güne dek hiç düşünmemiştim. Demekki dedim iç sesimle, yeterince gelmemiş hayat üzerime. Çünkü kelimeler eksikler, ya da varlar fakat ben bulamıyorum. Kendinizi yitirmek üzere olduğunuza inandığınız bir anda, biri gelir ve elini uzatır, önce terddüt edersiniz, tutmazsınız. Israr eder. Hayatınıza dahil olur. Öyle bir konuma gelir ki, artık karşı koyamaz ve tutarsınız o eli. Aslında sıkıntı, eli tutmakta değildir, o eli tuttuğuzda, aslında hayatınızda başka hiç birşey hiç kimse yokmuş gibi, sadece o el için yaşamaya başlamanızdadır. İşinizi, hayatınızı o ele odaklamışınızdır. Ne gelecekse, o elden gelsin diye düşünür durursunuz.

Hayata dair ne varsa aslında hepsinin ne denli hiçlik dolu olduğunu gördüm.

Zihnimizde yarattığımız her sanrı, kendi gerçeğimiz olarak çıkar karşımıza ve biz her defasında sanki bütün bu olacakları bilmiyormuşcasına şaşırırız, içerleriz ve üzülürüz.

Hiç bir güzzeliğin olmasın ki bir bitişi. Güzel olanın, nihayetinde de güzel kalabilmesi aslında olması gereken. Fakat bizler, öylesine hunharca, öylesine düşüncesizce ve öylesine bencilce yaşayıp tüketiyoruz ki, güzel olanlardan geriye sadece "bitiş" kalıyor.

Üzülmeye dahi mecali kalmıyor insanın. Bu sadece bir aşk acısı değilki, yaşandı bitti diyerek, basit kelimelerle anlatabileyim. Bu, o eli tuttuğumda ayaklarımın yerden kesilmesine izin vermiş olmamın da bedeli aynı zamanda. Kendime kızgınım biraz, çünkü haksızlık ettim uzunca. Herşeyden evvel kendim vermedim hak ettiğim değeri kendime.

Fark ettim ki, insan en çok haksızlığı kendine edebiliyor. İçimde gizli kalmış olan sevgiyi hak eden onlarca el varken, yanlış olanı seçmek...

İnsan kendi seçimleriyle yaşar. 

Unutulmak nedir? Zamanla adımızın hatırlanmaması? Telefon rehberinden silinmek? Yoksa karşılaştığında, ifadesiz bir yüzdeki gözlere bakakalmak mı?
Hiçbiridir aslında.
Unutulmak yoktur.
Az hatırlanmak vardır.
Şimdi farz ediyorum ki, elin sahibi bedenini terk edip gitti bu dünyadan.
Şimdi farz ediyorum ki, elin sahibi zaten hiç olmamıştı hayatımın odağında.
Şimdi farz ediyorum ki, elin sahibini sevmek en çok bana yakışırdı.
Şimdi farz ediyorum ki, ben zaten yokum.

Çünk ben zaten her gördüğüm rüyada tekrar tekrar ölüyorum.


12.may.2014
Stnbl


28 Nisan 2014

Bir an da oldu gitti

Her şeyi yazdık, silindi gitti. Bu da son noktaydı. Fenerbahçe de şampiyon oldu.
Evi gaz bastı.
Su bastı.
Bok bastı.
Vay canına yandıım.