1 Kasım 2015

Hiç

İnsanın birşeyler yazabilmesi için, biraz biriktirmiş olması gerekiyor ya da yaşanmış olanların bittiğine inanıp sindirmesi ve evrene geri teslim etmesi. Sekizinci yılı bitireceğim, kitap yazıyorum. Bitmeyen kitap koyacağım bu gidişle adını. 

Hayat geçiyor biliyorsun...elbette biliyorum. Ne yapabilirim? Uzunca bir süre, üzgündüm. Hem de çok fazla üzgündüm. İnsanın kendi hayatını, göz göre göre, bile bile nasıl olabilecek en berbat hale getirebileceğine bizzat tanık oldum. Üzgünken yazmak aklıma dahi gelmedi. Şimdi ne yapıyorum? Yazıyorum evet fakat bu başka...bu terapi gibi benim için. Üzüntüm elbette geçmedi, sadece daha kolay absorbe edebiliyorum artık. Hayatın şakalarına da alıştım (hani şu hiç beklenmedik anlarda gözüne sokar gibi birden bire var olan hatırlatmalar).

Uzun süre oturduğum, uyuduğum, içtiğim, yediğim koltukla artık bütünleşmiş olduğuma inandım. Koltuktan uzun süre ayrılırsam eğer, kendimi hissetmediğim kadar kötü ve yalnız hissedip, her nerede ve ne yapıyor isem koşarak geri döndüm. 
Her istediğimde gidebilecek olduğumu düşündüğüm için sanıyorum hiç birşey benim için vaz geçilmez olmadı. 

Bu durumun tam tersine dönebilecek olma ihtimalini düşünmemiştim. Bilmediğimden. Evimin eşyalarını open house(ev sahibinin uygun gördüğü ev eşyalarını, eş dost çağırarak verme işlemi) yaptığım o gün... Anılarım canlanıp tek tek yeniden var oldular. Salonumun tam orta yerindeydim. Müzik çalıyordu. İnsanlar... Bir telaşla, yüksek sesli cümleler kura kura, dünyevi materyallerin kapışması içindeydi. O ufacık sokak kapımdan, teker teker gittiklerini izledim. Elimde, evimde son defa içiyor olduğum sigaram vardı. İnsanlar... Arada beni fark edip nasıl olduğumu sordular. Tırnaklarla kurulmuş bir hayatın "yok" oluşuna tanık oluyordum. Nasıl olunursa öyleydim aslında. İyiydim di...

Duvardaki apliklere gelmiş sıra. Salon daha bir derinliğe gömülünce anladım. Kalan son tea lightları yaktım. Kıyafetlerimin kendime ayırdığım kısmı, müziğim, bir adet koltuğum ve yarısı kalmış sigaramla baş başaydık...salonum... Hiç bu denli hüzünlü ama güzel görünmemişti gözüme. Mumlar aralık balkon kapısından giren rüzgar ve müziğin ritmi ile hareket ediyorlardı. Camlar da çıplaktı. Nasılsa son gece dedim. Görünsün evin içi. Kime zararı olacak kime rahatsızlık verecek artık. Oysa evde bir hayat sürerken perdeleri sadece gündüz açardım...

Uzun süre tüm bu olanlar yüzünden kalbimi suçladım. Ona öyle kızgın ve kırgındım ki... Ne zaman bir kıpırtı yapmaya çalışsa, haince susturdum beynimle. İnsan bazı duyguları gerçek manasıyla yaşayabilmek için geç kalmamalıymış. Sonrasında, yani fazlaca büyürse insan, o duyguların enerjisi ile içinden kopup deliler gibi kendini kanıtlamaya çalışan çocuğu anlayamıyormuş ve pek tabi anlatamadığı gibi, üzerine de yanlış anlatıyormuş. İçimdeki çocuk...adı üzerinde işte. İç. Onun, kendini dışarı salıverme eylemi kolay olabilir mi? 

İletişim okumuş bir insan evladı olarak, söz konusu "duygu" olunca bu konuda dünyadaki en başarısız insan olabilecek yetiye sahip olduğumu fark ettim. Fakat yinelemek istiyorum. Bu duyguyu birçoklarınıza göre geç yaşadım ben. 

İnsanın "aşk" ile karşılaşması, tanıması ve kabullenmesi çok zorlu bir süreçmiş. Üstelik daha da zor olan kısmı, bu tanışmada tek başına olması. Kendimce yaşadığıma inandığım, maneviyatın ağır bastığı bir dünyam varken, "aşk" ile tam da bu dünyanın merkezinde karşılaşmış olmak. Hani alt üst olmak tabiri vardır, işte tam da böyle birşey.

Her güne bir başka uyanmak ne tuhafmış. Sadece kendim için değil, bir başkası için de uyanmak. Yediğin bir maydanozun sırf o da senin kadar seviyor diye mana kazanması da varmış hayatta. Rakılı sohbetlerin, geceyle buluşacağı anları iple çekebilirmiş insan. Yani bu bir görevmiş gibi yapmadan. Konuşmadan saatlerce sohbet edebilirmiş insan. Bazen bir cümle kurup, bütün içini dökebilirmiş. Sevdiği ne varsa, bir başkasının da aynı şevkle ve istekle seviyor olduğuna tanık olabilirmiş.

"Aşk"
Şizofrenik bir hissiyat da barındırıyor içinde. En azından bana geldiğinde vardı içinde. Çünkü zaman geçtikçe, bu tanık olduğum, hayatı aynılarla karşılama şekli, bana fazla gelmeye başladı. Zihnimde kurgular yaptım. Gerçek değildi bir çoğu bu paylaşımların. Erkeklerin böyle halleri vardı.

Deneyimlemiştim daha önce. Bir kadının kendilerinden etkilendiğini görmek adına yaparlardı bunları. Bu da öyle olmalıydı. Hatta belki de bu en fenasıydı. Kendi kurgusunda, senin dünyanı yaşayan bir adam...
Karşılaştığımızda, o "aşk" tan darbesini çoktan almıştı. Anlayamadım onu. Önemsemedim. Ne kadar sevmiş olabilir di ki...bir insan, "tek" başına, adına "aşk" koyduğu insanı ne kadar uzun bir süre sevebilirdi ki...

Gel gitler yaşadım. Yıllardır bildiğim ben ve "aşk" ın büründüğü ben ile. Bu, "aşk" değildi. Biliyordum canım, ilk defa karşılaşmış olsam da duymuş, dinlemiş, anlamış bir kadındım ben. Biliyordum işte. Ruhsal bir temastı bu ve ben ruhsal orgazmlar yaşayıp yaşayıp nefes nefese kalıyordum. "Aşk" ile dokunmak. Bedensel bir tezahürü de vardı bu "aşk" ın biliyorum. Tutkusu şehveti vardı. Çığlıklar, yeni keşfedilen kelimeler...

Sandım ki, anladım ve kabul ettim. Büyük yanılgı...çok büyük...büsbüyük. "Aşk" önce ruhumu sarmıştı. Kan, ter içinde aşıktım ve sırılsıklam seviyordum. "Aşk" tam karşımda dururdu. En güzel akşamlar olurdu. Gözlerimin içine bakardı. Susardım. Söylememi beklerdi her ne ise. Susardım. Beynim sustururdu kalbimi. Bakardı. Bakardım. Şiirler yazardım içimden. Sonra bir fırt çekerdim rakımdan ve bir nefes de sigaradan. Duman olurdu "aşk" silüeti belirirdi duman arasından sonra kokusu gelirdi burnuma. O an, kurduğu cümleler, unutmamak için çırpınışların en büyüğü olurdu zihnimde. Sonralarda, onsuzken düşünüp, derin manalar çıkarabileceğime inanırdım ben.

Gözleri yeşildi...uzun süre sonra fark ettim bunu. Bu geç fark edişten dolayı önce utandım. Sonra mutlu oldum her hatırladığımda. Kaçınız ruhunuzun diğer bir parçasıyla karşılaşıp ona "aşk" ile bağlandınız...

Şimdi ne zaman kapatsam gözlerimi, gülen gözlerini görürüm. Gözlerinin içiyle gülen insanlardan korkmamak gerekmiş çünkü onlar gözlerinin içiyle gülümseyip, davranışlarıyla severlermiş. "Aşk" gelirken yanına bir sürü saçmalığı da alıp geliyor. Bunların en başında kaybetme korkusu var. Ve insan en çok neyden korkuyorsa önce onu yaşıyor. Kaybetme korkum o kadar baskındı ki, doğru düzgün sevemedim bile.

Bunları yazarken, sanki daha birkaç gün önce yaşanmış gibi hissediyor olmam da "aşk" ın hilelerinden biri işte. İki koca yıl neredeyse... Şimdi onu anlıyorum. İnsanın diğer yarısını bulmuşken, acemiliğinden, "aşk" cahilliğinden ellerinin arasından kayıp gitmesine bakakalmanın, zihinde kalan anılarla uyuyup, uyanmanın, bir fincan kahve içerken gözlerinin dolmasının, olmadık zamanlarda çalan bir şarkının, kalbinin tam ortasına basıp geçmesinin, bir koku duyduğunda burnunun direğinin sızlamasının, hayallerini gerçekleştirirken eksik kalmış olmanın, ve hepsinden beteri, seni bir daha kimsenin onun anladığı kadar iyi anlayamayacak olduğu gerçeğinin kabul aşaması...kabulümdür.

İçip bulanıklaşmak, bir süre anestezi görevi görüyor. Sonrasında, bitmiş olduğu gerçeği geliyor baş ucuna. Her gece "iyi geceler" dileyen de o gerçek oluyor sana. Yazık oldu diyorsun. Uyuyorsun. Her gün daha da ufalan bir umutla.

Biliyorum artık. Yeterince bir süre üzülüp, kahrolup anladım. İnsan yaşayamadıkları için ve bir daha asla yaşayabilecek olma ihtimali olmadığı için, birlikte kurduğu hayatın hayalleriyle bir başına kalmış olmanın üzüntüsü içinde buluyor kendini. Olmuş olanlara değil, artık olmayacak olanlara ağlıyor kalbin.

"Bir daha asla susmayacağım" dedim. "Aşk" ı haykıracağım. Çığlıklar atıp şarkılar söyleyeceğim. Burnunu ağzını öpüp koklayarak uyuyacağım. Her sabah uyandığımda, uyanmasın diye sessizce seyretmek yerine, onu da uyandırıp dakikalarca göz göze sohbet edeceğim. Zamanlı zamansız sarılacağım. Yerli yersiz öpeceğim, sonra öpeceğim ve sonra yine...öpeceğim doymadan...sıkılacak ise dudaklarımın neminden, ellerimin tuzundan sıkılacak. Yazdığım şiirleri her gün evin bir köşesine saklayacağım. Bulup okudukça gözleri gülümseyecek. O na her gün, ne çok sevdiğimi defalarca söyleyeceğim. Her gün yeni tanışmışız gibi dinleyeceğim anlattıklarını. Sevişmeden uyumayacağım. O nunla uyuyacağım. Onsuz uyumayacağım. Sarılıp sarılıp göğsünde uyanacağım. Evin odalarına saklanacağım. Özlesin arasın bulsun diye. Uzaklara gitmek mi... Kirpiklerinin ucundan ayrılmayacağım.

Kendime bu sözleri verirken aslında bildiğim bir gerçek var ki, bütün bunların hiçbiri hiçbir zaman olmayacak. "Aşk" ile bir defa karşılaşır insan. İkincisi üçüncüsü "aşk" değildir. Yüreğin bunu defalarca deneyimleyecek yetisi yoktur. "Aşk" tek kişiliktir, ta ki hisettiklerini anlatıp ifade edene dek. 
Ne acımasız bir zihnim varmış ki, kalbimin acı çekmesine aldırmadan, susturup, bütün güzel kelimelerimi alıp saklamış yüreğimden.

Şimdi, şarkılar var. Kokular. Denizler. Ağaçlar. Küçük çocuklar var. O na benzeyenler var. 
Hayat kısa, kuşlar uçuyor. 

Yaşanmışlıklar yeterince olduğunda bir mertebeye erişiyor insan. Belki bu bir seçim belki de olması gereken. "Aşk" yerini "hiç"lik mertebesine bırakıyor. Ve şimdi bu cümleyi bütün ruhumla kurabiliyorum.
"Hiç" olmaktır "aşk"  yokluğu ile var olmak, kendinden gitmek, his ile yol sürüp, herşey olup, bitip "hiç" olmaktır.

Hayat, "günü gelince" diyerek biriktirip yaşanabilecek bir döngüde değil. An' ı yaşayın. Hiç birşeyin geri dönüşü yok. An' ın tekrarı yok. Biriktirmeyin. Karşı koymayın. Akışına bırakın. Hayatla "bir" olup akın.

Ps: insan kaybetmek istemediği simgeleri bedenine kazıyor. Bir "hiç" dövmesi çizeceğim ve her gördüğümde bana ne olduğumu o hatırlatacak.



Namaste
1/11/15/ntly



20 Temmuz 2015

Yeni Sayfa...

Bu gece saat 01:00 de ve belkide bu saati biraz geçe ben ve hayatımdaki iki dostum için yeni bir sayfa açıldı. Yaşanılanın şokunu daha henüz üzerimden attığımı hissediyorum çünkü olay yaşanırken her zamanki gibi olağanın üzerinde bir soğukkanlılık içindeydim.

Yakın arkadaşımı SAW havaalanından karşıladık eve dönüş yolundaydık, Ümraniye sapağından 200m kadar önce yolda bir araba kalabalığı olduğunu gördük ve durma derecesinde yavaşladık. En sol şeritte, sanıyorum bizden sadece birkaç dakika öne zincirleme bir kaza olmuş, yaralılarda henüz olayın şokunu atamamışlardı. Arkadaşıma iyice sağa yanaşmasını, 4 lüleri yakmasını söyledim ve o ses!!! büyük bir patlama ile bizimle aynı paralelde ilerleyen mercedes marka arabanın dönmeye başladığını, ona çarpan porche marka arabanın ters dönerek dibimize kadar geldiğini gördüm.

Arkadaşlarım çığlık atmaya başladı ki porche un hemen ardından yine porche kadar hızla gelen range rover marka araba mercedes ve porche un arasından geçmeyi denedi, porche a ve mercedese çarparak bariyerlere vurdu ve en sağ şeritte durdu. Range rover ın çarpmasıyla porche un ön sol tekerleği fırladı, arabamızın üzerinden teğet geçerek yola düştü.

Biz ise zaten durma derecesinde yavaşladığımız ve en sağ şeritte olduğumuz için porche son çarpmayla sadece bize dokundu. Ardımızdan gelenlerin de sakince durduğunu görünce arabadan indik, Hiçbirimizde bir şey yoktu. Fakat porche un sürücüsü (ismi Arifmiş) 20 li yaşlarında bir delikanlı, arabadan şokla inerek önüme yığıldı. Tam bir can pazarı oldu.

Sol şeritte zaten bir kaza henüz olmuştu ve ağır yaralılar vardı ki frene dahi basmayan porche un yol açtığı kazayı yaşıyorduk. Arifin başının altına arabanın bagajındaki çantamdan bir eşofman altı buldum, rulo yaparak boynunu sabitledim. Yanına eğildim konuşmaya başladım, bu sırada nabzını ölçüyordum. Kazanın şoku vardı üzerinde, kalp ritmi oldukça yüksekti ve duyuyor konuşamıyordu. Sol gözü sanıyorum patlayan airbag çarpmasıyla arabanın içindeki başka bir yere vurduğundan ufak bir sıyrık almıştı kanıyordu.

Range rover daki arkadaşları geldiler koşarak ağlıyorlardı. Sakinleşmeleri uzun zaman aldı. Tem tamamıyla kapanmıştı. Her yer araba parçaları kan ve çığlık sesleriyle doluydu. Nice sonra ambulanslar geldi. Toplamda (benim fark edebildiğim) bizim ile birlikte 7 araba vardı. 3ü sol şeritte çarpışmış, 4 ü porche un sebep verdiği bizim de dahil olduğumuz kaza olan 4 arabadan oluşuyordu.

Ambulanslar yaralıları alıp gittiler, Ardından çekiciler geldi. Yürüyecek halde dahi olmayan arabaları aldılar. Sağ bariyere dayanmış olan arabamızı geri aldık ve şaşkınlık içindeydik. Sol şerittekileri saymazsak, bizim tarafımızda olan kazadaki en kağıt araba bizimki iken, ne bizlere ne de arabaya bir şey olmamıştı...

O an durup birbirimize baktık...

Polis memurunun yanına gittim, başka bir memur ehliyet ve ruhsatı almıştı işlemler için. Arabamızda hiçbir şey olmadığını bizlerin de iyi olduğunu, mümkünse gitmek istediğimizi belirttim. Ağır yaralı kaza olduğu için, arabaları otoparka alıp, alkol testi yapıp ifadelerimizi alacaklarını söyledi memur. Ben de sol şeritte olan kazayı görmediğimizi, bizim kazamızda ağır yaralı olmadığını yineledim. Ehliyet ve ruhsatı aldık, arabaya bindik ve eve geldik.

Şimdi olayın analizini yaptığımda, normal şartlarda bu arabaların içinde bu süratle yaşanılan bu kazada, sadece biz zarar görebilecekken(ölebilecekken), burnumuz dahi kanamadan, tırnağımız dahi kırılmadan evimize kavuştuk.

Bu gece bizi koruyan, sakınan ve kollayan enerjiye bütün kalbimle teşekkür ve minnet ediyorum...
Bir defa daha hayatın an'dan ibaret olduğunu, her ne olursa olsun an'da yaşamamız gerektiğini ve ölüm denen olgunun her an gelebileceğini deneyimledik. Kaza kuvvetle muhtemel bu sabah yayınlanacak gazete haberlerinde ve  haber bültenlerinde olacaktır. Tam bir can pazarıydı...

Evet...bu gece ben ve yakın iki kız arkadaşıma, kardeşlerime yeni bir sayfa açıldı.
Şimdiden sonra daha kısa ve öz cümleler kuracağımıza adımdan emin olduğum kadar eminim.

Lütfen, süratli araba kullanmayın, gitmek istediğiniz yere geç gitmeniz, sizden önce ölüm haberinizin gitmesinden iyidir.

Tanrı'm...teşekkürler...
04:22/stnbl/tşhr

22 Haziran 2015

Unutmak, müzik dinlemek, gülümsemek.



Gülümsemekten daha güzel olan bir şey var ise o da bir insanın gülümsemesine sebep olmak.
Ömrümüz var oluş nedenimizi sorgulamak, hayatta olmanın gayesini belirlemek ve bazen farkındalık deneyimleyip bazen ise algılayamadan nefes alıp vermekle geçiyor.
Bu devinim içinde gözden kaçırdığım nüans aslında insan olarak bize biçilmiş ömürün (dünya zamanının) kısa olması. 

Bazı tılsımlarla birlikte var oluyoruz. Farklı kodlamalar ve gerçeklik yaratımlarının üzerine serpiştirilmiş tılsımlarla. Bazıları bu tılsımları bir ömür boyu fark edemeden geçiriyor hayatını ve bazıları bütünleşmeyi benimsemişlerden oluyor.

Gülümsemek...
Mutluyken kendiliğinden oluşa gelen ve mutsuzken zoraki olduğu hissedilen bu büyülü mimik.

Bu gün değişik bir gün. Aslında bir sonraki güne girildi fakat ben önceki günü henüz bitirmedim.
Yeniden yazabilmek için tuhaf birşeyler hissedebilmeyi bekledim.
Taze bir dileğim var. Unutmak. Bir gün bunu dileyebileceğim aklıma gelmezdi. 
Birazdan gözlerimi kapatıp kulaklıklarımdan ardı sıra çalan müziklerimin beni bütünümle alıp beraberinde götürmesine izin vereceğim. Belki geldiği yere belki kendi bahçeme.

Bu defa sen olma orada lütfen. Sen karşılama beni. Hatta ben gelmeden gitmiş ol.
Gülümseme de artık. Elini uzatıp "gel" deme hatta.

Bedenim uykuya bıraktığında kendini, zihnim bir notaya tutunmuş dolaşıyor olacak.
Gözlerimi açtığımda unutmuş olacağım. Aslında hiç olmamış gibi.
Yanlış bu biliyorum. Küfeme "olmamış" saydığımı da ekleyip gideceğim tekerrüre. 
Ne kurguladıysam bütünüyle deneyimlemeliydim biliyorum, olmamış kadar silmek de ne...hele ki unutmak...

Bu devinimde yalnızım. Ya müzikleri susturacaktım ya da unutacaktım.
Müziklerim hep çalsın, bir an için de olsa yüzümde var olsun o büyülü mimik...bu defa sen gelme anıların arasından çıkıp.


Ne demiş cemal süreyya "hayat kısa, kuşlar uçuyor"
Bana denge lazım, o da bu gece sabah aydınlanmadan lazım.


Gülmsemesine sebep olduğum bütün var olmuşların, var olanların hepsine sawubona.

🎶 math head
🔛 fm dial

🎶 music is math
🔛 bards of canada

🎶 alpha
🔛 le 465

🎶 luke howard
🔛 a softer world

🎶 blueneck
🔛 symbiosis part2

🎶 gabin
🔛 la maison

🎶 jefferson airplane
🔛 white rabbit 🍄🐇🐛🌀♠️♥️🕔 (am not alice coz here is not wonderland i know)

Ntly/10/03/16/04:40


26 Mayıs 2015

Insan sevdiğini istiyor yanında

Hayat, güzel olduğu kadar acımasız, acımasız olduğu kadar adil ve adil olduğu kadar da kısa.
İnsan hayatın değişken yüzüne katlanabilmek için sevmeyi ve sevilmeyi istiyor umut ediyor. 
Her bitiş yeni bir başlangıç getiriyor, bu hayat oyununun ilk ve değişmez kuralı. 
Bir sevdiğin, sırdaşın, bir dostun, bir arkadaşın yok ise mutlu anlarını etrafındaki herhangi bir insan ile paylaşabiliyor iken, mutsuzluğunu içine gizlemekten başka çaren kalmıyor.


Yoğun iş hayatı içinde ayakta kalmaya çabalayan bir kadın olarak, gözden kaçırdığım önemli ayrıntılar olmuştu ve hatta ayrıntı diye adlandırdığım şeylerin neredeyse tamamı hayatımı şekillendiren ve mutluluğa açabileceğim bir kapıymış aslında diyebiliyorum şimdilerde. 

Kim var kusursuz olan? benim tanıdığım kimse yok ki kusursuz olsun. Zamanla alıştım insanları oldukları gibi kabullenmeye lakin bu da yeterli gelmedi. En zoru da nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde, kendimi aslında hiç olmadığım bir insan olarak yansıtmamdı. 

Hani masalların girizgahlarında nenelerimiz dedelerimiz, ''bir varmış bir yokmuş'' derlerdi, bana hayatın ne olduğunu soranlar olduğunda vereceğim cevaptır bu cümle.
Hayat: bir varmış, bir yokmuş...


İnsan sevdiğini istiyor yanında, sarılınca unutmak tüm pisliğini kötü zamanların, bir öpücüğü ile yenilenmek ve çok derin bir nefes almış kadar dinç olmak. Sabah gözlerini ilk açtığında sevdiğinin gözlerini görmek istiyor insan, uykudan terlemiş göğsüne koyup kafasını, tüm kainatı dinlemek istiyor kalp atışlarından. Üzerinde kokusu tüten kahveyi gözlerinin derinliğinde kaybolarak yudumlamak istiyor. Başını alıp omzuna, bir film açıp sonra, öylece zamanı dondurmak istiyor insan. Gizliden gizliden her ağlamasında, sırtından sarılan bir sine, yüreğinden saran iki kol, boynunu koklayan öpen bir dudak olsun istiyor insan. 

İnsan sevdiğini istiyor yanında, mutlu olmak ve mutsuzluğu bozmak adına...ve gelmiyor.


dip not: Farzet ki, yazdıklarımı anlayabildin.. Ya anlayamadıkların? Ya yazıp da sildiklerim? Ya yazamadıklarım? 

Rumi


29 Nisan 2015

Hayal hayatlar...(o gün bu gün)

Bu günün geleceğini biliyordum. 
Hislerimde yanıldığım çok az oldu. 
Kendimi bu güne hazırladım mı diye düşünüyorum...aslında kabul etmeyen bir hissiyatla birlikte evet. Çünkü ben kendimi her daim, hisettiğim bu duyguların karşılığı olduğuna inandırdım. 
...değilmiş, sandığım kadar muhteşem, sandığım kadar kusursuz değilmiş. 
Yaşananlar ne idi...bir daha ne düşüneceğim, ne ki soracağım. 
Bu gün, tam da şu an söz veriyorum kendime. 

İnsan bazen önce kendiyle hesaplaşmak zorunda kalıyor. 
Hesaplaşabildim mi? Elbette, hem de sağlamasıyla. 
Koskoca bir yıl verdim bu hesaplaşma için hatta. 
Kayıplarım yok mu? Olmaz mı? 
Fakat artık kayıpların bıraktığı izlerle, yaralarla, acılarla yaşamayacağım. 

İnsan nicedir bu denli sevdiği adamı pat diye vaz geçebilir mi sevmekten...
işte şimdi, tam da bu gün, işin bu kısmını evrene bırakıyorum. 
Kalbimi iyileştirecek olan evrene. 
Kimbilir belki bu kalp yeniden ve hatta daha çok sevebilir, sevilir.

Midemde bir kramp var şu an, ve ve boğazım kupkuru. 
Olunabilinecek en yalnız yerdeyim. 
İstanbul'un göbeğinde bir otel odasında. 
Gece vakit epey geç, ve hayat olağan hızıyla devam ediyor...
Doğduğum memleketim...
Aklıma gelmezdi, sana içimi deşen bir sevdayı gömüp saklayacağım.
Buz dolabından viski aldım, bir yudum gibi geldi minik şişe ve bir yudumla bitti gitti. 
Kanın damarlarımdaki akışını hissediyorum dersem, delirdiğimi düşünür müsünüz?

Ellerim uyuşuk...keşke kalbimde uyuşsa ve yarın sabah uyandığımda yep yeni olsa. 
Bunca zaman söylemek isteyip söyleyemediğim onca şey varken, bir aplikasyon ile gönderilen, duygusuz kuru bir mesajla ifade etmeye çabaladım kendimi. 
"Beni en iyi sen anlardın" diye dahi yazamadan gönderdim. 
Sahi bu gerçekmiydi? Yoksa ben buna da kendi kendime mi inandım...
En azından o, helal etmediğimi söylediğim hakkımı helal ettim. 
Huzurum az da olsa geri geldi.

Ben inanıyorum, bu dünya gördüklerimizden ibaret elbet fakat henüz görmediklerimiz de var alemin içinde ve zamanı geldiğinde ruhlarımız elbet karşılaşacak yine. 

Şimdi söyleyecek çok kelime var artık manalarından yoksun olan...
Güzel yaşasın hayatını, tıpkı hak ettiği ve ön gördüğü gibi

.

Ps: gözlerim ıslak değiller lakin bu üzülmediğimden değil, kendimle hesaplaştığım o bir yıl süresince ağlamadan geçirdiğim sayılı zaman olduğu ve göz pınarlarım kuruduğu için. İnsan ne garip bir oluşum, en çok ağlayacağımı düşündüğüm şu anda...iyiyim. Yani zannederim iyiyim.

Seviyorsa insan, rakı içmek sanattır evet. Hayal hayatlar...






11 Nisan 2015

to love...

Sevme eylemini zorlaştırmayın.
Diktelerle bezemeyin sevginin etrafını.
Özgür bırakın.
Bırakın ki, bazen bir bakışla gelip işlesin iliklerinize.
Bırakın ki bazen bir dokunuştan fırlasın havai fişekler gibi.
Ürkütmeyin.
Korkutmayın.
İncitmeyin.
Kendi sevdiğiniz şekile sokmaya çalışmayın.
Sevmelerin şekli yoktur.
İhtiyacı olanı bulur ve onun olur.
Onun şekline bürünür.
Sevdiğiniz zaman sevgi ''siz'' olursunuz.
Bazen gözyaşı olur göze.
Göz mü daha çok sever yoksa gözyaşı mı düşünürüm.
Göz damladan olmamak için kırpmaz kirpiklerini, damla düşmemek için olabildiğince yuvarlar şeklini...
Hep bir bütünmüş, hiç kopmayacak gibi yaşayın sevmeleri.
Sevme eylemini zorlaştırmayın.
Alışmış olduğunuz süslü kelimelerde, özlü sözlerde değil kendisi.
Seviyorsanız, sevdiğiniz insanın gözlerine bakın.
Çünkü ancak o zaman, nasıl sevdiğinizi ve sevildiğinizi görüp hissedebilirsiniz.
11/4/15/ntly

Düş-ün-ün


Çünkü...
11/4/15/ntly/01:42

3 Nisan 2015

Zamanı gelince...



Sildim...
seni mi?
tabiki hayır
az önce sana dair hissettiklerimle yazdıklarımı
Acımadan ve çok düşünmeden
Zihnim?
tabiki hala zihnimdeler
Birazdan uyuyacağım beden yorgun ruh zaten artık dinlenmiyor
uyuduğum zaman zihnimden uçup gideceksin
Komik değil mi...
Sol yanımdan nasıl sileceğim?
hiç bir fikrim yok
evet bir çok şey hakkında fikrim var ama bunu bilmiyorum
Hayat şakalarla dolu
ve şansım bu ya, zihnim senden arınmış iken, senle dolu şakalar yapıyor bana
Tam alıştım diyorum...
sol yanım sızlıyor....
Kuşları duyuyorum, uçtuklarını izliyorum, gökyüzüne bakıyorum...
ağlıyorum...
herhangi bir konsol oyununda var olmuş bir canavarım sanki
oyun her başladığında can bulup elektriği kesilince yokluk olan
ne çok kelime biriktirmişim sana söylemek için
bunu, artık hiçbir zaman söyleyemeyeceğimi fark ettiğimde anladım

Sildim...
seni mi?
tabiki hayır
sen de var olan ben'i sildim
çok yüksek bir tepeden düşmek gibiydi seni sevmek
düşüşün huşusu öyle güzeldi ki
düştüğümde ne kadar canım acıdı daha yeni hissediyorum
Yaralarım elbette var
içimde tutuşmuş ormanlar var
kokusu genzimde tüm yanık yaprakların
gözlerim tavana dikilmiş
kulaklarımda bir melodi
ağlıyorum...
sustuklarım için ağlıyorum
duyup, anladığım halde sustuklarım için...

Sildim...
seni mi?
tabiki hayır
beni anlayan, hisseden tek insan olduğun halde bunu inkar edişini sildim
var oluşuma anlam veren bütün hayallerimi
geçmişten kalan tek bir gerçek saklıyorum
zamanı geldiğinde onu da alıp gideceğim için
ve o zamana dek,
bazen zihnimde bazen işte böyle sol yanımda bir sızı olacaksın
alışacağım.

04/15/ntly/0403
ve bir gidişi asla tek başına yapmaz insan.
Biri iter, biri gider...






from nowhere...



Unutamayacağım bir konuşmaydı bu, şimdi anılarda kalan. Tuttuğum defterime not almışım. Bir daha hiç görmeyeceğim bir yabancıyla bir gece vakti aramızda geçen bu konuşma...Türkçe'leştirince aynı duygu yoğunluğunu verememiş olabilirim...fakat derdim zaten anlayana...

(- Ben + Yabancı)

- Verdiğin sözleri tutabiliyor musun ?

+ Bazen

- Söylediğin yalanlara kendin de inanıyor musun?

+ Bu tarif etmesi zor bir durum...inanmak değil de...umursamamak gibi.

- Seni gerçekten tanıyan biri var mı ?

+ Sanırım yok. Ben dahi kendimi tanıyamıyorum zaman zaman.

- Kendini yalnız hissediyor musun ?

+ Hep

- Değiştirmek için bir çaba ?

+ Denedim safi yorgunluk...

- Hayallerin var mı?

+ Var

- Gerçek olma yüzdeleri ?

+ Hesaplamadım

- Nerede olmak istersin ?

+ Bilmiyorum ama burada değil.

- Geldiğin yere mi gideceksin ?

+ ...

- ?

+ Am coming from nowhere...

+ Peki seni buraya kim gönderdi?

- Sanırım bunun cevabını ikimizde biliyoruz.




2008/march/durban

Yalnızlıkta evrenseldir tıpkı müzik gibi. 
Din'i, dil'i, ırk'ı yoktur. 
Yalnızsan yalnızsındır işte hepsi bu. 
Ve bazen hiç tanımadığın birine, kısacık bir zaman diliminde anlatırsın ilk defa yüzleştiğin kendini. 
O kendin oracıkta kalır ve yoluna devam edersin...






7 Mart 2015

Anneciğimin elleri dert görmesin.



Kız cocuğu olmanın bazı avantajları vardır. Belki sadece "kız çocuğu" olmak bile, mutfağa yatkınlığımıza kafidir.(istisnalar dışında) ben küçüklüğümden beri mutfağı severdim. Annem ve babam hafta sonu akşam arkadaşlarına yemeğe giderlerdi ben de apartmandaki yakın arkadaşlarımı eve davet ederdim. Mutfağa girip, annemi izleyerek sorarak öğrendiğim şeylerden hazırlar, pişirmeyi denerdim. Mutfakta akordeon gibi açılıp kapanan bir masamız vardı. Onu açar, mutfağa cafe muamelesi yapardım. Arkadaşlarım da müşterilerim olurdu. 

Büyüdüğümde başka yerlere yönlendim, mutfak tamamen çıkıp gitti aklımdan, taa ki okul bitip iş hayatına girene dek...
Kendi paramı kazanıp ayaklarımın üzerinde durmaya başladığımda tek başıma bir ev kiraladım. Önceleri yine mutfak gelmedi aklıma. Hatta dekore ettiğim son yer olmuştu mutfak. 

Sonra yıllar geçmeye başladı. Rakıyı keşfettim ve pek tabi mezeleri. Anneciğimin, arkadaşları için hazırladığı o muhteşem masalar geldi aklıma, babacığımın en sevdiği mezelerle donattığı o masalar. Annemi arayıp tarifler almaya başladım. Yine masalar hazırlamaya başladım arkadaşlarıma. Lezzeti kusursuz olmalıydı evet ama sunumu da muazzam olmalıydı. Meyhanelere gittiğimde mezeleri incelerdim, hangisi ne yapıyor nasıl yapıyor. Cafeler keza öyle. Yapıyor olduğum iş öyle yorucu, gecesiz gündüzsüz bir işti ki...bıkmaya başlamıştım. Bir hayalim yok muydu benim? Ve çok eskileri anımsadım. Muftağımızı, mutfağımızdaki akordeon masamızı...suzanı anımsadım sonra...kıvancı...yiğiti...inciyi...belizi ve burcuyu...günceyi...benim ilk müşterilerimdi hepsi. Oyun arkadaşlarımdı. Çocukluğumdular...hayallerimdiler...

O an kafama koydum. Bir gün kendi lezzetlerimi sunduğum bir cafe açacağım dedim. Hayat gailesi, birkaç yıl erteledim malum ama sonunda oldu. Hayallerime en yakın şekilde oldu hemde. Lezzetlerimin hepsini olmasa da birçoğunu sunabildim. Beğenenler parmaklarını yiyenler oldu. Aynı şekilde kusurlu, eksik bulanlar da. Başarmıştım mutluydum. Daha büyük bir mutluluğum vardı. Bu hayalimi beni yakından tanıyan herkes bilirdi. Kafama koyduğum gün başlamıştım dilimde gezinmeye çünkü. 

Yıllar sonra ama çok hızlı bir şekilde var oldu bu cafe. Anneciğim ve babacığım istanbul dışında bir şehirde yaşadıkları için açılışa gelemeyeceklerdi, biletlerini çok önceden ileri bir tarihe almışlardı gelmek için. Olsun dediler, geldiğimizde kutlarız yeniden birlikte. İçim içime sığmıyordu. Başarmıştım. Kızlarıyla gurur duyacaklardı. Kızları mutlu olduğu için mutlu olacaklardı. Bu hayalini imkanlarımız el vermediği için gerçekleştiremedik diye için için gizli gizli üzülmeyeceklerdi artık. 

Fakat sonra bir şey oldu...hayallerimden de büyük bir şey ve ben cafeden vaz geçtim. Öyle bir şeydi ki bu...bir kayıptı bu. Cafenin hiç bir manası kalmamıştı benim için. Hatta şöyle ifade edeceğim. Anneciğimle babacığımın gelmelerine çok az bir süre kala kapısını kapattım ve bir daha da geri dönmedim. 

Ve o gün geldi...annem geldi, babacığım geldi. Heyecanlıydılar. Ablamın evinde bekliyorlardı beni. Evden içeri girdim, salondaydılar, sarıldık koklaştık. Anlat bakalım dediler nasıl gidiyor. Tam ağzımı açacakken, annem "dur" dedi. İçeri gitti elinde bir paket ile geldi. Bu babanla benden size ufak bir armağan, bol ses çıkarırsınız inşallah...
Bu bir zildi. Siparişler hazır olduğunda çalıp uyarı vermek için...
O ana dek tutmuştum kendimi, ama o an...işte tam o an...ağlayarak anlatmaya başladım. Kazanamıyorduk, olmadı, devir ettik dedim...babam inanmadı. Çünkü yalan söylediğimi, gözümün içinden anlardı, bu yüzden bilirdi ki yalan söylerken gözlerine bakmazdım.
Sesini çıkarmadı, ne anneciğim ne babam, sarıldılar, hayırlısı ne ise o olmuştur dediler...sonra anneciğim sadece, " keşke görebilseydik" diyebildi alçak bir sesle ki babam bakışlarıyla susturdu devamını getirmedi annem.

Aradan uzun bir zaman geçti. Anneciğimle babacığımın yanına geldim. Ve o uzunca zamandan sonra ilk defa bütün arkadaşlarımın, müşterilerimin sevdiği havuçlu tarçınlı kekimi pişirdim. Misafirleri gelecekti. Annem yanıma gelip, "kek yapar mısın bize" dedi. Cafenin kapısını kapatıp gittiğim günden bu güne kadar, bırak keki çöreği, makarna pişirmedim. Anacığımı nasıl geri çevirirdim. Yapmazmıydım.

Mutfağa geçtik...bütün malzemeleri hazırlamıştı canım benim. Başladım yapmaya, kirlenen tabak çanakları alıyor yıkıyordu, ihtiyacım olan ekstra malzeme olduğunda getirip veriyordu. Eskilerden sohbet ediyorduk. Benim çocukluğumdaki mikropluklarımı anlatıyordu. Gülüyorduk. Arada sarılıp öpüyordu. Gözlerim doluyordu ama ağlamıyordum. Mutluluktan doluyordu gözlerim.

Keki fırına koyduk, bir süre sonra o muhteşem kokusu çıkmaya başladı. Babam geldi mutfağa " oh be" dedi, canım kızım geldi, evimiz misler koktu...can canım babamm.

Akşam oldu, misafirlerinin bir pürüzü çıktı gelemediler. Teyzeciğim geldi. Bütün aile, kahvelerimizi yapıp, kekimizi yedik, yine kahkahalarla, sohbetlerle.

Bu gün bir defa daha anladım ki annenin eli deyiyorsa herşey kusursuz oluyor. Bu arada anneciğim de meşhur keçi peynirli dereotlu kekini yaptı. Denemelisiniz muhteşemdir. 

Çok zengin olmak değil önemli olan ya da hayallerin gerçek olması. Sağlığı yerinde bir anacığın babacığın varsa, ağladığında, bir göz yaşın için dünyaları yıkıp yakacak, daha ne ister ki insan.
Bu gün anneciğimle mutfakta geçirdiğim zamanı milyonlar verseler değişmem.

Minnet ediyorum, var oldukları ve beni var ettikleri için...eksikliğinizi vermesin Tanrım, sizi çok seviyorum. İyi ki annem babam sizlersiniz yoksa ben ne yapardım...

Ps: paylaşabildiğiniz kadar zaman paylaşın ailenizle. Unutmayın " kimse sevmiyor beni" dediğimizde anamız babamız bağırır ardımızdan " biz daha ölmedik" diye.


Teşekkürler

02:57/ntly/15



12 Ocak 2015

İsimsiz...

Günaydın gecenin sessizliği, günaydın havlamaktan sesi kısılan köpek, günaydın derinden derinden gelen saatin tiktakı ve günaydın esneyen çenem.
Uyumadım henüz, gecenin aydınlanmasını bekler gibi fakat biraz da bu bekleyişi çaktırmaz gibi okuduğum kitaplardaki kahramanların simalarını düşünüyorum...
Bir ben değilmişim üzgün olan. Ne hikayeler, ne hayali gizemler yaşamış diğerleri de. Dünyada var olmuş her kelimeyi manalarıyla bilebilmiş olsaydım da, ifade edemeyeceğim çok duygu  var kalbimde. Evet, benim de bir kalbim var. İnsan, kalbinin önemini ancak kendinden bir başkası için de atmaya başladığında farkına varıyormuş. Ne tuhaf...acı hissedilmek istiyormuş, yeni yeni anlıyorum. 
Başkaları için beslenen hislerden kendine pay çıkarmamalı insan. Bu sadece acıyı besliyormuş.
Öyle süratli düşünebiliyormuş ki insan, yazacak yerde donup kalıyormuş.
Bu gün yeni bir bedenlenmiş ile tanışsam ve adımı sorsa, cevap vermeyebilirim. Hiç duyulmadık, hiç bilinmeyen ve hiç rastlanmamış bir isim bulsam, onu söylesem. 
"Adımı en güzel o söylerdi. Ya da ben sesini severdim, harfler birleşip adımı çağırırdı."desem, kırılmasa bana, anlasa acımı, tanışmaktan vaz geçse hatta.
Gecedeki bu sessizlik beni düşüncelere boğuyor. Gayet anlıyorum, ve biliyorum hiçbir kelamında beni hissetmediğini, aklının ucuna zerre getirmediğini. Bunca zaman, kendime pay çıkardım. Besledim de ruhumu bundan belki. Şimdi yerini tarif edilemez bir ızdıraba bırakıyor. Kabulleniş deniyor buna.
Havlamaktan sesi kısılan köpek...uykuya daldığın o ağaç dibinden seni kalkmaya zorlayan, ve havlamana sebep hissiyat ne ise, işte tam da o, benim kalbimdeki acının ifadesidir.
Hele ki şu saat...tiktak ları katil gibi. "Bak geçiyorum işte oh olsun" der gibi sanki zaman. 
Geç be zaman, geç. Ben geçme demedim ki, demem ki. Sadece dilerim ki hep, güzel geç geçeceksen.
Bu olmayan karşılığını, yaşanamamış sevdamın, bir azizenin sadeliğinde kabul ediyorum. Kimsenin dokunamayacağı yerlerim var. Bir koku gizledim. Bitmesin, gitmesin diye derinden çekmediğim. 
Kabulümdür artık, o, ben değilim. Ben güz kadınıyım. Hep yalnız yürüdüm, bastıkça katırdayan karlarda. Sağ elimi sol elimle ısıttım. Yanağımı yasladığım, otobüsün camı ve yastığımdı. Sırtımı en fazla bir ağaca, bir duvara dayadım. 
Soğuk iliklerime işlemiş benim. Zannediyorum ki, kar yağdığında örtecek soğuğumu. Derinde kalanlar filizlenecek...
Belki bir gün, beni de, seni sevdiğim kadar seven biri olacak. Dilerim, onu isimsiz karşılamam. Ve dilerim, bana duyacağı sevgisini, kaleme dökülmüş yazılardan algılamam.
Olacaksa öyle biri, ne ben korkayım sevdiğimi söylemekten, söylediğimde kaybetmekten, ne de o seviyorken başkasını, seviyormuş gibi yapsın bana.
Artık bir ismim yok. Aslında artık bir önemi de yok. Neden seni sevdi bu kalbim? Hisettiğim acının tarifi sen misin? Merhem sürsem kabuk bağlar mı? Ya da hap yutsam hafifler mi? İç deme...içince geçiyor mu? Sen de geçti mi? Unutabildin mi? 
İçince geçmiyor. Hafifliyor. Anestezi gibi...
Sen güneştin ısıtan aydınlatan. Ben sana her dokunduğumda eriyordum. Kar tanesiydim ben. Yağacaktım, tüm üzüntünü, acılarını örtecektim. Sana her değdiğimde nasıl eridiğimi anlatacaktım.
Olmadı...
Ve anladım ki, bunu yapabilseydim de değişen hiçbir şey olmayacaktı. Sen beni ısıtan güneş iken, onun yokluğuydu seni yeni güne uyandıran.
Ben ki alışık değilken ısınmaya, neme gerekti ki aşka değip değip erimelerim...
Yağsın dedim, yalvardım. Yağdığında hemen kaçtım. Yorgundum karda tek yürümekten.
Ben de buz olup donmayı seçtim.
Şimdilerde isimsizim, var da yok kimsem, sen gibi seslenenim.
Bahar gelecek ve ben yine şarkılar söyleyip, nemleneceğim.

11/1/15/ntly/5.42




7 Ocak 2015

Bir Kadını Tanımak

Bir Kadını Tanımak


Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, iticilikleri, küçük yalanları, ısrarcılıkları, vaz geçişleri ve kocaman yürekleriyle kendi olmaya çalışan  biz kadınları tanımak kolay mı acaba? 


Bir kadını sevmekle başlar herşey; ama bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına, tadına. Bir kadını tanımak istediğinizde zor ama keyifli bir yolculuğa çıkarsınız.


Onlar, dört mevsimi bir yürekte buluşturur. Bu yüzden sizi sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerinin ardı arkası kesilmez.


Kadınları anlamak için, belkide bazen onlara benzemeye çalışmak, onlar gibi düşünmeyi denemek gerekir.


Kendi zekasını hatırlatanları, değer verenleri sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri bir de. 


Muson yağmurları gibi yağarken, aniden Sahra'da çöl fırtınası koparıp, ardından da güneş olup ısıtabilirler.


Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı.


Onun şımaracağından korkanlar, sevgiyi birlikte çoğaltabileceklerini bilmeyenlerdir. Çünkü bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. ( hatta rahmetli caz üstadı Miles Davis, Kind of Blue koymuştur bunun adını)


Kadın, hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşan aşk yorgunudur. 


Bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir çünkü kadın. 


Tutkuların gücüne onunla tanık olunur.


Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vaz geçmeyi, karşılık beklemeyi bilendir.


Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep seven bir kadını tanımakla başlar herşey. Bir kadını tanımakla bitmez kadınlar. 


Çünkü hepimiz ayrı birer dünyayızdır.

Beni bana sorarsanız eğer, tanıdıysam Arap olayım...ama artık anlıyorum diyebilirim.


7/1/15/ntly



6 Ocak 2015

Eskilerden bir öykü...

Bu öyküyü daha önce duymuş muydunuz, bilmiyorum eğer duyduysnız da hatırlatma olur diye düşünerek yazacağım.

Bir zamanlar bütün kavram ve duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış; Mutluluk, Üzüntü, Zenginlik, Bilgi ve tüm diğerleri...Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu haberi verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için kendi sandal, motor ya da teknelerini hazırlamışlar. Aşk, adada son kalan duygu olmuş. Çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse son demlerini yaşarken, Aşk, yardım istemeye karar vermiş. 

Zenginlik, çok büyük bir tekneyle adadan ayrılırken Aşk "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" Diye sormuş. Zenginlik, "hayır, alamam, teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yerim yok" demiş.

Aşk çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et" demiş. "Sana yardım edemem Aşk, sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahfedebilirsin," diye cevap vermiş Kibir.

Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş "Üzüntü, seninle geleyim." "Of! Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." 

Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş, ama o kadar mutluymuş ki, Aşk'ın çağrısını duymamış. 

Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel, Aşk. Seni yanıma alacağım...Bak, yanımda Bilgi de var." Aşk, kendini o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.

Yeni bir kara parçasına vardıklarında, inmişler. Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş. Ona borçlu olduğunu düşünen Aşk, Bilgi'ye sormuş. "Bana yardım eden kimdi?"
"O, Zaman'dı" diye yanıtlamış Bilgi.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. 
Bilgi gülümsemiş: "Çünkü sadece Zaman, Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir" 

Zaman, bize gerçekleri görme fırsatı verir. Bazen ne kadar büyük bir aşk yaşadığımızı anlarız, bazen de kendimizi nasıl aldattığımızı, bir hayal dünyasında yaşadığımızı.
Umuyorum ki, Aşk'ı yakalamış şanslı insanlardansınızdır ve umuyorum ki, Aşk'ınızın büyüklüğünü zaman geçtikten sonra fark etmez, içinizdeki Aşk'ınızı sadece, taşa, kuşa, dağa, toprağa, yağmura, kar'a değil, sevdiğinize de söylersiniz.
Ve asıl dileğim, yüreğinizde beslediğiniz Aşk'ınızın karşılığı olmasıdır.

Bu yazıyı yazan kişinin kim olduğunu hatırlamıyorum. Yine de kulakları çınlasın ve elleri, yüreği dert görmesin.

6/1/15/ntly