Bazen hayat üstüne gelir ya insanın, hani böyle damarına damarına basar, neresinden tutmaya çalışsan ipin ucu kopar. Bu gün bu hissiyatı tam boğazımın ortasında hisettim koskocaman bir düğüm olup gelip çökmüştü. Ben dedim ne zaman bu denli ağlak bir insan oldum...neden böyle oldum. Ağlamak yasak bana. Şaka değil bu...evet gerçekten de değil değil mi?...
Geçtiğimiz hafta gözümün altındaki derinin sertleşerek inanılmaz kuruduğunu ve dışarıdaki soğuğa maruz kalınca da soğuktan çatlayarak kanadığını fark ettim. Ne fena bir görüntüydü bu...ben de insanlar neden yüzüme bakıyor diyordum içimden...dr gittim. Şu an adını telaffuz etmekte çok zorlanacağım bir semptom yaşadığımı söyledi. Ben dr un açıklamasıyla anladığımı yazacağım. Göz yaşlarım sebep olmuş buna...şaşırdım ki hem nasıl. Neden bu kadar ağlıyorsunuz, bir psikoloğa sevk etmemi ister misiniz dedi sağ olsun. Yok canım dedim neden ki psikolog???... Sonra içimden yine içime sordum, acaba gitsen mi? bak ağlamaktan gözünün altını yara yapmışın...
Vay be....bu denli fazla sulugöz olduğumu bilmiyordum. Ama bir dakika, etkenleri de varmış. Ağlayınca sert bir peçete veya hijyen olmayan elle gözlerin altını ovuşturarak silmek...
Bir sürü ilaç yazdı, oral sürülel vs...hiç sevmem ilaç kullanmayı, hatta sırf bu yüzden alternatif tıp'a sarıp öğrenmiştim. Aslında uğraşsam ben buna da kesin çare bulurum. Düşünmemek, kafaya takmamak günde tek doz başlanabilir mesela...
Ama bu gün o günlerden değil işte...hani o yutkunduğumda boğazımda takılan düğüm var ya...
Otobüs durağında takribi 3 dk ile kaçırdığım otobüsün 20 dk lık bekleme periyodundayken içime katıla katıla derin nefes almaya çalıştığımı fark ettim ve ardından da yasak olan geldi...sanki bir yerimde gizli bir düğme vardı ve onu açıp kapatmak benim elimde değildi. Ve evet yine açılmıştı. Fakat bu defa çok da haksız sayılmazdı. Tüm gün 14 mug kahve 1,5 paket sigara tüketip, 5 ayrı toplantı yapıp, yemek yemeye vakit bulamayıp gecenin 22;00 sinde işten çıkmış ve zaten hali hazırda histermiş biri olarak, daha fazla yasağın karşısında direnç gösteremedim. Otobüs durağındaydım yahu! Ne ağlaması şimdi!!! Sırası mı bunun...neyse ki hava karanlık, etraftaki insanların tamamı kendi dünyasında. Ağladığımı fark edecek kimsecikler de yok. Hıçkırmıyorum da. Öyle usul usul sessizce dökülüyorlar gözlerimden. Sadece gözümün altındaki yara acıyor, göz yaşı tuzlu olduğu için sanırım, hepsi o.
İşte tam bu sırada gözümün ucu bir şeye takıldı. Kafamın sol tarafında aşağılara doğru bir yerlerde kıpırdayan birşey vardı. Döndüm ve baktım. Diz kapaklarından itibaren bacakları olmayan bir dedecik...ellerine taktığı ayakkabımsı şeylerle yerde kolları yardımıyla yürüyen bir dedecik...
Bana birşeyler söylüyordu ve onu net duyamıyordum aramızdaki mesafeden. Oturduğum yerden kalktım ve yere onun önüne doğru çömeldim. Otobüse binmeme yardım eder misin diye soruyordu...ah dedem ah benim canım etmez miyim hiç?!...tam ayağa kalkıcam kollarından mı tutarım nasıl yaparım onu kurguluyorum kafamda. Tek eliyle koluma yapıştı aşağıya doğru çekti beni "eğer dedi ağlayacaksan, mutluluktan olsun gözyaşların, bilir misin ne kıymetli her bir damlası..." Ağzımı tam açacakken devam etti "şükret benim güzel kızım, bana bak ve şükret" donakalmıştım ve beni üzen ne varsa kopup gitmişti zihnimden. Yaratan gücün beni artık sevmediğini, unuttuğunu düşündüğüm tam da bu günde, karşıma dedeyi çıkarması...unutulmadığımı bilmek, bunu hissetmek...
Ve fark ettim ki, bizler her daim iyi şeyler olduğunda teşekkür ediyoruz yaradana...oysa, bu gün hatırladım ki, kötü şeyler yaşamadığımız için de sükretmeliyiz...
Ve bir de ufak bir hediyesi oldu yaratanın...bunu burada telaffuz edemeyeceğim fakat şu an ağlamıyorum, içimde garip bir huzur var.
Şükürler olsun.
08.12.14/şşl/252/ontheway