Kız cocuğu olmanın bazı avantajları vardır. Belki sadece "kız çocuğu" olmak bile, mutfağa yatkınlığımıza kafidir.(istisnalar dışında) ben küçüklüğümden beri mutfağı severdim. Annem ve babam hafta sonu akşam arkadaşlarına yemeğe giderlerdi ben de apartmandaki yakın arkadaşlarımı eve davet ederdim. Mutfağa girip, annemi izleyerek sorarak öğrendiğim şeylerden hazırlar, pişirmeyi denerdim. Mutfakta akordeon gibi açılıp kapanan bir masamız vardı. Onu açar, mutfağa cafe muamelesi yapardım. Arkadaşlarım da müşterilerim olurdu.
Büyüdüğümde başka yerlere yönlendim, mutfak tamamen çıkıp gitti aklımdan, taa ki okul bitip iş hayatına girene dek...
Kendi paramı kazanıp ayaklarımın üzerinde durmaya başladığımda tek başıma bir ev kiraladım. Önceleri yine mutfak gelmedi aklıma. Hatta dekore ettiğim son yer olmuştu mutfak.
Sonra yıllar geçmeye başladı. Rakıyı keşfettim ve pek tabi mezeleri. Anneciğimin, arkadaşları için hazırladığı o muhteşem masalar geldi aklıma, babacığımın en sevdiği mezelerle donattığı o masalar. Annemi arayıp tarifler almaya başladım. Yine masalar hazırlamaya başladım arkadaşlarıma. Lezzeti kusursuz olmalıydı evet ama sunumu da muazzam olmalıydı. Meyhanelere gittiğimde mezeleri incelerdim, hangisi ne yapıyor nasıl yapıyor. Cafeler keza öyle. Yapıyor olduğum iş öyle yorucu, gecesiz gündüzsüz bir işti ki...bıkmaya başlamıştım. Bir hayalim yok muydu benim? Ve çok eskileri anımsadım. Muftağımızı, mutfağımızdaki akordeon masamızı...suzanı anımsadım sonra...kıvancı...yiğiti...inciyi...belizi ve burcuyu...günceyi...benim ilk müşterilerimdi hepsi. Oyun arkadaşlarımdı. Çocukluğumdular...hayallerimdiler...
O an kafama koydum. Bir gün kendi lezzetlerimi sunduğum bir cafe açacağım dedim. Hayat gailesi, birkaç yıl erteledim malum ama sonunda oldu. Hayallerime en yakın şekilde oldu hemde. Lezzetlerimin hepsini olmasa da birçoğunu sunabildim. Beğenenler parmaklarını yiyenler oldu. Aynı şekilde kusurlu, eksik bulanlar da. Başarmıştım mutluydum. Daha büyük bir mutluluğum vardı. Bu hayalimi beni yakından tanıyan herkes bilirdi. Kafama koyduğum gün başlamıştım dilimde gezinmeye çünkü.
Yıllar sonra ama çok hızlı bir şekilde var oldu bu cafe. Anneciğim ve babacığım istanbul dışında bir şehirde yaşadıkları için açılışa gelemeyeceklerdi, biletlerini çok önceden ileri bir tarihe almışlardı gelmek için. Olsun dediler, geldiğimizde kutlarız yeniden birlikte. İçim içime sığmıyordu. Başarmıştım. Kızlarıyla gurur duyacaklardı. Kızları mutlu olduğu için mutlu olacaklardı. Bu hayalini imkanlarımız el vermediği için gerçekleştiremedik diye için için gizli gizli üzülmeyeceklerdi artık.
Fakat sonra bir şey oldu...hayallerimden de büyük bir şey ve ben cafeden vaz geçtim. Öyle bir şeydi ki bu...bir kayıptı bu. Cafenin hiç bir manası kalmamıştı benim için. Hatta şöyle ifade edeceğim. Anneciğimle babacığımın gelmelerine çok az bir süre kala kapısını kapattım ve bir daha da geri dönmedim.
Ve o gün geldi...annem geldi, babacığım geldi. Heyecanlıydılar. Ablamın evinde bekliyorlardı beni. Evden içeri girdim, salondaydılar, sarıldık koklaştık. Anlat bakalım dediler nasıl gidiyor. Tam ağzımı açacakken, annem "dur" dedi. İçeri gitti elinde bir paket ile geldi. Bu babanla benden size ufak bir armağan, bol ses çıkarırsınız inşallah...
Bu bir zildi. Siparişler hazır olduğunda çalıp uyarı vermek için...
O ana dek tutmuştum kendimi, ama o an...işte tam o an...ağlayarak anlatmaya başladım. Kazanamıyorduk, olmadı, devir ettik dedim...babam inanmadı. Çünkü yalan söylediğimi, gözümün içinden anlardı, bu yüzden bilirdi ki yalan söylerken gözlerine bakmazdım.
Sesini çıkarmadı, ne anneciğim ne babam, sarıldılar, hayırlısı ne ise o olmuştur dediler...sonra anneciğim sadece, " keşke görebilseydik" diyebildi alçak bir sesle ki babam bakışlarıyla susturdu devamını getirmedi annem.
Aradan uzun bir zaman geçti. Anneciğimle babacığımın yanına geldim. Ve o uzunca zamandan sonra ilk defa bütün arkadaşlarımın, müşterilerimin sevdiği havuçlu tarçınlı kekimi pişirdim. Misafirleri gelecekti. Annem yanıma gelip, "kek yapar mısın bize" dedi. Cafenin kapısını kapatıp gittiğim günden bu güne kadar, bırak keki çöreği, makarna pişirmedim. Anacığımı nasıl geri çevirirdim. Yapmazmıydım.
Mutfağa geçtik...bütün malzemeleri hazırlamıştı canım benim. Başladım yapmaya, kirlenen tabak çanakları alıyor yıkıyordu, ihtiyacım olan ekstra malzeme olduğunda getirip veriyordu. Eskilerden sohbet ediyorduk. Benim çocukluğumdaki mikropluklarımı anlatıyordu. Gülüyorduk. Arada sarılıp öpüyordu. Gözlerim doluyordu ama ağlamıyordum. Mutluluktan doluyordu gözlerim.
Keki fırına koyduk, bir süre sonra o muhteşem kokusu çıkmaya başladı. Babam geldi mutfağa " oh be" dedi, canım kızım geldi, evimiz misler koktu...can canım babamm.
Akşam oldu, misafirlerinin bir pürüzü çıktı gelemediler. Teyzeciğim geldi. Bütün aile, kahvelerimizi yapıp, kekimizi yedik, yine kahkahalarla, sohbetlerle.
Bu gün bir defa daha anladım ki annenin eli deyiyorsa herşey kusursuz oluyor. Bu arada anneciğim de meşhur keçi peynirli dereotlu kekini yaptı. Denemelisiniz muhteşemdir.
Çok zengin olmak değil önemli olan ya da hayallerin gerçek olması. Sağlığı yerinde bir anacığın babacığın varsa, ağladığında, bir göz yaşın için dünyaları yıkıp yakacak, daha ne ister ki insan.
Bu gün anneciğimle mutfakta geçirdiğim zamanı milyonlar verseler değişmem.
Minnet ediyorum, var oldukları ve beni var ettikleri için...eksikliğinizi vermesin Tanrım, sizi çok seviyorum. İyi ki annem babam sizlersiniz yoksa ben ne yapardım...
Ps: paylaşabildiğiniz kadar zaman paylaşın ailenizle. Unutmayın " kimse sevmiyor beni" dediğimizde anamız babamız bağırır ardımızdan " biz daha ölmedik" diye.
02:57/ntly/15



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder